

GERÇEK BİLGİ VE TEMİZ AKIL NEREDE?
BalasagunluYûsuf Uluğ Has Hâcib 11.y.y.’da Kutadgu Bilig adlı eserinde diyor ki:
“Allah kime akıl ve bilgi verirse o, sayısız iyiliğe el atar. Bilgiyi büyük, anlayışı ulu say. Bu iki özellik seçkin kulları daha da seçkin yapar.”
Dijital kitle iletişim araçlarının hayatımıza girmesiyle ekran süresi adında bir kavram ortaya çıktı. Nedir ekran süresi? Bir kişinin telefon, tablet, bilgisayar, televizyon veya benzeri dijital cihazların ekranına baktığı toplam zamandır. Bu zaman yaygın olarak sosyal medya kullanımı, oyun oynama, video izleme, internette gezinme, ders veya iş amaçlı kullanım gibi farklı etkinlikleri kapsamaktadır. Fazla ekran kullanımı dikkat dağınıklığı, uyku problemleri, göz yorgunluğu, sosyal izolasyon, odaklanma sorunu, dijital bağımlılık gibi olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Ekran süresi göstergesinin yararlı tarafı ise bireyin bir cihazı veya içindeki uygulamaları ne için kullandığı, kullanımın ne kadar sürdüğü, hayat dengesini bozup bozmadığı gibi konularda farkındalık kazandırmasıdır. Mesela kişi bu ölçütlere bakarak ekranda geçirdiği süreyi eğitim, araştırma, üretim, faydalı içerik öğrenme gibi amaçlara ayarlayabilir. Faydasız ve havai içeriklere fazla maruz kalmaktan kendisini koruyabilir.
Hayattaki gerçek adımlar nasıl ki insanı belli bir yere götürüyorsa dijital adımlar da bir yerlere götürüyor. Dijitalleşme bütün insani etkinliği tanımlamasa da kişinin maddi ve manevi sermaye kaynaklarını çeken bir faktör olarak yaşama katılıyor. Elbette burada bazıları gibi uçucu münzevi telkinlerde bulunmayacağım. Dijital detoks gibi ölçülü önerileri değerli bulmakla beraber özdenetim mekanizmasının geleneksel köklerini hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışacağım.
Evvela belirtmeliyim ki insani etkinliklerin önemli bir bölümü bilgi alma, işleme ve yorumlama süreçleriyle ilişkilidir. Duyu organları yoluyla bilgi alınır. Beyin, gelen bilgiyi anlamlandırır, yorumlar ve ilişkilendirir. Sonrasında bilgi hafızada tutulur. Daha sonra da edinilen bilgi karar verme, konuşma ve problem çözme gibi alanlarda kullanılır. Hatta bilinçsiz etkinlikler ve alışkanlıklar yoluyla da zihin ve sinir sistemi, farkında olmadan sürekli bilgi alır, işler ve tepki üretir. Peki, bilgi, toplamda değerli bir miras ise yanlış veya yalan bilgi gibi kavramlar nasıl ortaya çıkıyor? Kuralsız, ölçüsüz, mantıksız ve dikkatsiz ilişkilendirmeler sonucunda ortaya çıkıyor bu kavramlar. Bu zarardan korunmak için de insan bilgiyi sadece zihinsel bir etkinliğin ham maddesi gibi düşünmek yerine; kalp, zihin ve ruh bütünlüğüne doğru genişleyen bir çarpan etkisi olarak düşünmelidir.
Öyleyse artık başlıktaki soruyu yeniden sorabiliriz. Gerçek bilgi ve temiz akıl nerede? Diğer nitelikler arasından gerçeği seçmemin nedeni, her şeyi olduğu hal üzere alımlamanın bize aklın ilkelerince tavsiye edilmesinden dolayıdır. İnsan konuşup yorumladıkça diğer nitelikler kendiliğinden yüklenecektir. Yûsuf Has Hâcib der ki: “Allah insanı yarattı, seçti ve yükseltti. Ona bilgi, akıl, anlayış verdi; erdem, gönül verdi, dil verdi, güzellikler bağışladı. Bilgi sayesinde insan bugünlere yükseldi, anlayışla güçlükleri yendi.” Evet. Bilginin bir takdir sonucunda yaşantımıza girdiğini benimsemek, onun asla tüketilemeyeceğini öğretir. Modern ve postmodern zamanların en sarsıcı yansıması, bilgiyi kaynağından koparmasıdır. Big data, yani büyük veri varoluşun toplamına hizmet etmek yerine çoğu zaman tüketim ve pazarlama kültürünün hizmetine sunulmaktadır. Oysaki insanın bilgi ile münasebeti hakikat zemini üzerine kurulmuştu. Nitekim bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de, “(Allah) Adem’e bütün isimleri öğretti.”[1] beyanıyla ifade edilmiştir. Burada “isimler” ile kastedilen mana, Adem (a.s.)’ın yaratılışında Yüce Allah’ın bildiği ve meleklerin bilmediği hikmetler ve gerekçeler olarak tefsirlerde açıklanmaktadır.[2] Nitekim bütün isimlerin öğretilmesinden çıkarılacak ders, dünya hayatının bilgisi ve görgüsü ne kadar artarsa artsın, yaratılışın başında bu bilgiyi hakiki bir öz olarak Yüce Allah’tan aldığını unutmamalı insanoğlu. Unutursa veya ruhsuz bir varoluşa dönüştürürse, ilahi seçim yeni bir seçime; yükselme de alçalmaya dönüşebilir. Bu yüzden reklam ve pazarlama sektörünün big data ve teknoloji devi gibi tamlamalarda kibirli bir bakış da aşıladığını fark ederek, Allah’ı el-alîm olarak bilmeyi hiç tükenmeyen bir zikre ve öğüt alışa çevirmeliyiz.
Akıl, anlayış, erdem, gönül, dil ve sahip olduğumuz çeşitli güzellikler birer ilahi bağıştır. Şüphesiz bu kazanımların kulluk şuuru, Allah’a ve ahirete kavuşmayı ummak gibi kalıcı bir ruh haline dönüşmesi için, tevhit gibi hikmet ilkesini de öğrenmeli ve benimsemeliyiz. Hâcib der ki:
“İrfan olan yer ululuk kazanır,
Bilgili olan kişi itibar kazanır.
Bilir bilgili olan, anlar arif olan.
Dileğine ulaşır bilenle anlayan.”
İrfan sadece bir anlayış, kavrayış ve kazanım değil; derin anlayış, hikmetli kavrayış ve gönül yoluyla elde edilen bilgi demektir. Yani sadece bilmek yetmez; bilineni tanımak ve fark etmek de gerekir. Bilgi hikmetin bedeni ise, irfan da ruhudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bilginin vizyonu marifet kavramıyla açıklanır. Buna göre bilmenin zıttı olan cehalet, yalnızca bilgisizlik değil; hakikate rağmen ölçüsüz davranmak ve bilginin gereğini yerine getirmemek anlamlarına da gelir. Hâcib yine niyazında der ki: “Hastalıkların tedavisi bilgi ile olur. Bilgisizlik başka bir hastalıktır. Bilgisizler kendilerini bilgi ile tedavi ettirmelidirler. Eline geçen zamanı israf etme, onu bilgi edinerek koru. Bilgi zamanı israftan korur. Bilen insan boşa zaman harcamaz.” Doğru ile yanlışın ne olduğunu öğrendikten sonra yararlı olan, dikkat ve alışkanlıkları doğruya göre ayarlamak; yanlışa götürecek dikkat ve alışkanlıklardan da uzaklaşmaktır. Eğer doğru ve düzgün tesviye edilmemiş alışkanlıklar bulunduğu hal üzere sürdürülürse birer bağımlılığa dönüşür. Denetlenemeyen her süreç var olan kazanımları da tehdit eder. Dünyevi bilgi ve görgüler aşındıkça sadece mental sağlık yıpranmaz; duyular, temyiz yeteneği ve hisler de yıpranır. Şüphesiz bu kötü gidişat kişiyi cehalete, yani bildiği hakikatlere karşı duyarsızlaşmaya ve öğrenme erdemine kapalı bir şuura (şuursuzluğa) sabitler. İnsanın hayatında alımladığı her şeyi denetlediği, süzgeçten geçirdiği, ona göre ölçüp tarttığı bir ilke, dayanak ve meşruiyet ölçütü bulunmalı. Zaman gibi kapsamlı imkanlar ilkece bir denge unsuruna bağlanırsa kontrol edilmesi kolaylaşır. İman dolu bir kalbe tertip ve nezahet kazandıran beş vakit ezan ve namaz değil midir? Bütün alışkanlıklar beşe bölünmüş bir zaman dizgesinde hizaya girer. Cehalet hastalığına henüz dönüşmemiş bağımlılıklar bu bağlamda şifa bulur. Harıl harıl meşiet mesailerine beş vakit ara verilir. Paranın insanı kazanamayacağı güvenli bir alanda tazelenme fırsatı doğar. Böylelikle ömür sermayesi üç beş kuruşluk dünyalığa hibe edilmekten kurtulur.
Sosyal medya gerçekten tuhaf bir yer. Adeta bir bilgi pazarı ve ne ararsan var. İyisinden, kötüsünden, envai çeşidinden her türlü içerikle dolu sanal bir küp adeta. Zygmunt Bauman’dan öğrendiğim bir bilgi ile bu faslı açmak istiyorum. Bauman mealen diyor ki, dünya pazarına hükmeden şirketler hem kaliteli bir ürün üretmez hem de üretilmesine müsaade etmez. Söz gelimi tekstil sektöründe üretilmiş bir gömlek kısa vadeli kullanıma göre üretilir. Çünkü piyasada yeni ürünlerin satılabilmesi için eldekiler hızlı bir şekilde tüketilmelidir. Gerçekten kaliteli bir gömleğe sahip olabilmek içinse daha uçuk bir maliyetle özel üretime yönelmekten başka çare yoktur. Sistem ham eşyaya açık ara böyle muamele ediyorsa sanal eşyaya, içeriğe, algoritma besinine nasıl muamele eder, varın siz düşünün… Ben de bir sosyal medya içerik üreticisiyim. Bilgi ve irşat değeri taşıyan paylaşımlarımı özenle hazırlamaya gayret ediyorum. Hatta her birini 15-30 günlük zaman dilimlerinde gözden geçiriyor, farklı kaynaklardan hareketle denetledikten sonra vitrine çıkarıyorum. Fakat istisnaları bulunmakla beraber akıştaki birçok içerik yabancı bir memleketin kültür ve değerlerini merkeze alarak hazırlanmışa benziyor. Özellikle aile gibi toplumsal güvenlik mekanizmaları arasında sayılan çatı kavramlar üzerine çok enteresan değerlendirmeler dolaşımda karşımıza çıkıyor. Kişisel handikapların kişisel gelişim tavsiyelerine dönüşmesi mi dersiniz. Sosyal travmaların geleneksel bir görgü gibi sunulması mı dersiniz. Müthiş bir bilgi kirliliği, bağlamından koparılmış bilimsel argümanlarla kendini temize çekebiliyor. Bence iyi bir paylaşım sahtelik, bencillik ve kibir içermez. Aksine gerçekçi, kuşatıcı ve mütevazı şekilde duygu ve düşünce aktarımına hizmet eder.
Hâcib diyor ki: “Anlayış, arzu ve isteklerin yularıdır. Kişi bu yuları elinde tutarsa, dileklerine ulaşır. Aklını kullanan ondan çok yararlanır. Eğer bu kişi bir de bilgi sahibi olursa yüceliklere ulaşır.” Anlamak derken, anlam bir şeyin kişinin dünyasında geçer akçe sayılma nedenidir. Kaynak, süreç ve amaç sentezini ayakta tutan ruh gücü yani. Anladıkça anlayış sahibi oluruz. Hayatı bir tarla olarak düşünün. Öncelikle bu tarlaya anlamların ekilmesi lazım. Tek tek, özenle ve sabırla. Sonra bu anlamlar yaşam görgüsü olarak meyve verecek ve mahsulleri topladıkça anlayış sahibi olacağız. Anlayış mekanizması, sadece birkaç dakikalık tefekkür verisini analiz etmez. Hayatın yaşanmış bütün yaşlarını toplar. Tablonun bütününü görebildiği kadar görür ve sınırlı aklımızın bize sunabileceği en saf veriyi gönül süzgecinden geçirerek önümüze koyar. Fakat unutmamak gerekir ki küpün içinde ne varsa dışına o sızar… Arzu ve istekler de küheylana benzer. Onları bir denge unsuruna bağlamak için anlayış sahibi olmak gerekir. Kendine, eşine, dostuna, tanımadığı hemcinslerine, kısaca yaratılmış her şeye ve belki de en önemlisi Rabbine karşı anlayış sahibi olmalıdır insan. Tanımak, kavramak, aşinalık kazanmak, yakın durmak ve içten benimseyebilmek kişinin dar görüşünü kocaman ve samimi bir sarılışa çevirir. İnsanoğlunun bütün yabancılaşmalarının temelinde burada saydığım manevi hamlelerin zıtları bulunmaktadır.
Ortada bir gemi var. Kaptanı yok. Tayfası yok. Miçosu yok. Alet ve gereçleri yok. Yakıtı ve rotası yok. Fakat herkesin fikrinde aynı yargı: “Bu gemi denize açılmalı.” Dahası, konu para kazanmak olunca bu gemi filoya amiral bile oluyor. Ama konu, dünya ve ahiret saadetini kazandıracak derli toplu bir yaşam ödevine gelince tersaneye kaçıyor. Bu gemiyi hayat veya akıl olarak anlayabilirsiniz. Bir de, “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?” gibi nasihatleri duyunca küplere binen; “Hayır senin kafan basmaz. Biz senin yerine düşünürüz. Sen sadece canınla, kanınla ve malınla bize itaat et.” diyen zorba bir bakış da var. Aklın imkan ve sınırlarını öğrenmek için Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve sahabe sözlerinde yeterli açıklamalar bulunmaktadır. Mesela, Hz.Ali (r.a.)’ye nispet edilen şu söz ne kadar da manidardır: “Akıl kulluk görevlerini yerine getirmek içindir. Cenab-ı Hakk’ın sırlarını idrak etmek için değil.” Yüce Allah’ın ilahi zatını bilme konusunda aklın başarısız olması tartışılmaz bir hakikat. Peki akli etkinlik için geriye ne kalıyor? Kulluk görevlerini yerine getirmek… Şimdi bir insan Rabbiyle olan bütün münasebetini, hesabını sadece kendisi vereceği yaşam ödevlerini bir kenara bırakacak ve imtihandan kaçışın başka bir yolunu bulduğunu iddia eden akılsızlara itaat edecek öyle mi? İşte böylesi bir yanılsamaya kapılmamak için kişinin sahip olduğu gemiyi işlev ve amaçları yönünden donatması; dümenin başına geçmesi gerekiyor. Yoksa eski ve yeni dünyanın paganları gelir. O dümeni tutar. Kendi çıkarlarının toplamına doğru gemiyi sürükler.
Çağımızda esaret üreten birçok olgu karşısında aklın pasif kalması aslında onun varlığına, işlevine ve amacına yönelik şuur eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Peki ne işe yarar akıl? Onun cismini bir kıyma makinesine benzetebiliriz. Kıyma makinesinin haznesine ne koyarsak dışarıya o çıkar. Makinenin içine sürekli dünyalık şeyleri doldurup oradan dindarlığın da çıkmasını beklemek gülünç bir hayaldir. Bizi ilgilendiren başka bir dikkat ise makinenin yapısının değişmesidir. Sanallık sadece sanallık üretir. İmajlara aşırı odaklanma duygu ve düşünceleri de yapaylaştırır. Anlayış yapısı değiştikçe gerçeklikten kopuş başlar. Görüntü ve sahtelik standardına göre ayarlanmış anlayış tarzı sorumluk, irade ve imkan gibi değerleri algılayamaz. Nihai olarak kaygılardan kurtulma anlamına gelen mutluluk da ancak fıtrata uygun bulunan akli, kalbi ve estetik hamlelerle kazanılır. Nitekim Yûsuf Has Hâcib de, Kutadgu Bilig adlı eserinde serdettiği düşünceleri mutluluğa götüren değerler olarak nitelemiştir.[3]
[1] Bakara 2/31.
[2] Kur’an Yolu Tefsiri, Cilt:1, s.104-105.
[3] Yûsuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Çev. Yaşar Çağbayır, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara: 2018, s.31.