

KUR'AN'DAN HAYATA
- Okumanın Üç Hâli-
Deneme
Eylemlerimiz arasında okumayı farklı kılan nedir? Okumanın algıda seçilen bir edim oluşunu neye borçluyuz? Şüphesiz bu merakın yanıt bulacağı sayısız içlem ve kaplamla karşılaşırız. İnsandaki bilme arzusu, canlılığın alameti olarak ortaya çıkar. Özne (bilen) ve nesne (bilinen) arasındaki ilişkileri saptamak, diğer bir deyişle varoluşu anlamak yaşam içgüdüsüyle yakından alakalıdır. En yüzeysel tabirle canlılar hayatta kalmak için doğal refleksler geliştirir. Daha özel tabirle ise insan hem hayatta kalmak hem de akıl ve irade gibi ayırıcı özellikleriyle etkileşim kurmak için hareket eder. Eylemler varlığın bütünüyle kurulan iletişimin göstergesidirler. Dil etkili bir iletişim aracıdır. Dil dinleme, okuma, konuşma ve yazma şeklinde ifade edilen dört temel eylemle fonksiyon kazanır. Okumanın algıda seçilir oluşu, dil ve varlık bağını kurmada önemli bir işlevi yerine getirmesindendir.
İnsanın varlıkla münasebeti idrak, tasavvur, tasdik ve hüküm şeklinde dört temel aşamada gelişir. Harici varlık duyularla algılanır ve duyulara ait veriler zihne yansıyarak zihni varlık meydana gelir. Bu dört aşamada eksiklik olursa harici ve zihni varlık uyuşmaz. Dolayısıyla hakikatle uyuşmayan yansımalar, tasvirler ve hükümler zan veya vehim ifade eder. Bilginin hangi aşamada eksik olduğu anlaşılır ve %50’nin altında bir kesinlikte hükme varılırsa vehim, %50’nin üzerinde bir kesinlikte hükme varılırsa zan ifade eder. Bilginin olgunluk kazanması varlıkla doğru ve düzgün münasebet kurmak açısından önemlidir. Zira hükümden sonraki durak kalp, kalpten sonraki durak ise gönüldür.
Bir şeyin hakikati gönlün kimyasıyla uyuşursa ne âlâ. Uyuşmaz, vehim hükmünü giyinirse varlıkta tedirginlik ve huzursuzluk hasıl olur. Vehme bürünmüş bilgiyle gönüldeki saflık, arılık ve duruluk kimyası uyuşmadığı için kalp, ismiyle müsemma şekilde bir o yana bir bu yana döner. Vehmin belirgin özelliği kelimenin tam manasıyla aldanıştır. Vehimde zihin aldanmıştır. Bu aldanış kalbe ağır geldiği için vicdanın sesi hınca hınç yükselir. Eğer vicdanın sesi rahatsız ediyorsa bilmenin hakkı, bilgiyi mislinden öncesine, yani hakikate iade ederek özen gerektiren bu yolculuğa yeniden başlamaktır. Zannın en tipik özelliği ise iki tasavvur arasında eşit olasılık değeri bulunduğu için, bilgideki eşit olgunluk halinden birini tercih ederek tasdike varmaktır. Bu münasebetle zihin, benimsediği tasavvurun yanlış olabileceğini kabul etse bile aldanmamıştır. Zanda farkındalık baskındır ve vicdanın sesi vehimdekine göre daha nazik ve nasihat vericidir. Vicdan, bilme fiilinin sahibine süreci tamamlamadan eksikleri tamamlamasını, bilgiyi olgunlaştırmasını telkin eder. Zanni bilgi kalbe ağır gelmese de, gönlün kimyasını bozmazsa da latif hassalardan doyasıya istifade edebilmek için olgunluk bir fazilet olarak benimsenmelidir.
Varlık hakkında tam bir tanım yapmak güçtür fakat ifade edilen şeyi göstermesi bakımından düşünürler varlığı,’’bir nesnenin idrak eden bir zihin dışındaki var oluşudur’’ (Türker, 2017:30) şeklinde dile getirmişlerdir. Aristo’nun ‘’bir şey ya vardır ya yoktur’’ öncülünden hareketle Müslüman kelamcılar insanın, varlık hakkında apaçık olduğu için ispata konu olmayan, bilakis kendisi bütün ispatların temelini oluşturan bir takım kavramlara ve önermelere sahip olduğunu söylemişlerdir. (Türker, 2017:30) Felsefi ve kelami meselelerin çözümünde incelenen bu ayrım, Arapça’da vücut ve mevcut kelimeleri arasındaki nüans farkıyla ifade edilmiştir. İnsan zihnini meşgul eden düşüncelerin akıl ve hayal gücüyle yoktan üretilmediğini bilakis oluş süreciyle keyfiyet ve kemiyet ilişkisinde ortaya çıktığını gösteren bu açıklamalar fikirden medeniyete doğru giden yolun adeta yapıtaşları olarak ortada durmaktadır. Her yüzyılın şafağında medeniyetler icap cihetinde, insanlık ise kabul cihetinde bulunarak geçmiş ve gelecek arasındaki nazari ve ameli bağlara dayalı yeni bir dünya görüşü inşa etmeyi gerekli görmüşlerdir.

İslam dini evrensel değerlere referansıyla insanlığı, varlığı (vücut) merkeze alarak var olanı (mevcudu) yeniden düşünmeye sevk etmektedir. Mevcut, varlıktan hareketle sonsuza doğru bir uzanımdır ve belli bir biçime sahip olduğu kadar biçimsizliğe de sahiptir. Yaratılış tüm insicamıyla şaşmaz bir düzen içinde akıp giderken bireysel, sosyal ve küresel krizlerin dünyada nasıl bu kadar yankı uyandırdığını anlamak, Allah’ın iradesinin tersine işleyen bozulmalarda insanın fail oluşunu kavramak için vücut ve mevcut ayrımı yapacak kadar sahici, samimi ve hakkaniyetli olmak gerekmektedir. Yeni dünya düzeni kurmak iddiasıyla küresel bir yayılma çabasında olan güç odaklarının hakikat anlayışını yaralaması ve hakkında çoğu kez izafet hükmü vererek biçimini bozması insanlığın vücut ve mevcut üzerine daha esaslı çalışması için yeterli sebeptir. Müslümanın eyleminde ise varlığı merkeze alarak adil, rahmetli ve gayeli bir şekilde yapı-bozuma uğrayışları ıslah edecek ilahi destek vardır. Ne var ki ihya ve yenilenme hedefi son üç yüz yılın pasif, kafası karışık ve cılız hareketlerinde mevcuda yönelik tekrardan öteye gidemediğinden dindarlık gelenek ve romantizm kabuğuna çekilerek yüzyılın şafağından uzaklaşmıştır. Gelinen noktada İslam’ın Allah, tabiat ve tarihe yönelik önerdiği varlık tasavvuruna dayalı sahici, samimi ve yeni bir bilinç inşasının gerekliliği müsellemdir. Bu bilinç ihya ve yenilenmenin temelini, İslam’ın öğretisini ikame eden kuruculuk, orijinallik ve kapsayıcılık vasıflarını dikkate alarak attığında insanlık neyin yâkin neyin ise kizb olduğunu anlama imkanına kavuşacaktır.

Hz.Peygamber (s.a.v.) kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce Hira mağarasında inzivaya çekilirdi. Araplar bu uygulamaya tehannüs veya tehannüf derler. Rivayetler tehannüsün hanif geleneğe ait bir uygulama olduğunu aktarmaktadır. Resulullah her sene ramazan ayında itikaf eder ve kendisine gelen miskinleri doyururdu. Bu aydaki ibadetini bitirdiği zaman ilk olarak Kabe’yi ziyaret ederek yedi kez tavaf ettikten sonra evine dönerdi. Yüce Allah’ın onu elçi olarak görevlendirdiği senenin ramazan ayında Hira’ya çıktı. Bu kez tehannüf diğerlerinden farklıydı ve Cebrail (a.s.) Allah (c.c.)’ın emriyle bir gece kendisine geldi. Yüce Allah Alak suresinin ilk beş ayeti kerimesinde resulüne okumasını emrediyordu. (İbn Hişam, I, 312-313) İslam’ın bilinç inşasına başladığı ilk kelimeler arasında okumanın vurgulanması calibi dikkattir. Ayrıca okumanın keyfiyet ve kemiyetini İslam’ın perspektifinden göstermesi bakımından önemlidir.
Kırk yaşına kadar belli bir toplumda yaşayan birinin yaşadığı toplumla ilgili belirli bir okumaya sahip olacağı açıktır. Hz.Peygamber’in tehannüs yapması, kendisine gelen miskinleri doyurması ve ibadet etmesi hanif geleneğin bilinç inşasını kuşandığını göstermektedir. Ayrıca yaşadığı toplumda itikadi, ahlaki, sosyal ve siyasi yozlaşmalarla mücadele etmek amacıyla Hilfü’l-Fudûl cemiyetine katılması tevhide dayalı bilinçle sahih bir varoluş peşinde olduğunu göstermektedir. Diyebilirim ki Hz.Peygamber oku emrine muhatap olmadan önce dil bilgisine dayalı olmayan, katmanlı ve kapsayıcı bir okuma bakiyesine sahipti. Yüce Allah ona, okumasını artık yaratan Rabbinin adıyla yapmasını, yani bilincini ilahi emirleri ve telkinleri dikkate alarak inşa etmesini emretti. Buradan anlıyoruz ki bilinç ne kadar gelişmiş olursa olsun vahiy kaynağına göre yeniden düşünmeye, sahihini sakiminden ayırmaya ve sağaltmaya ihtiyaç duyacaktır. Hak Teâlâ kelamını yâkin olarak, yani kanıtlanmaya ihtiyaç duymayıp bilakis kanıtın kendisi olan yegane ilke, yol ve ufuk mesabesinde inayet etmiştir. Şüphesiz ki Müslüman şahsiyet için de varlığı nitelendiren hakikat kavramı vahiy merkezli bir anlayışla kavranmaya müsaittir.
Kur’an-ı Kerim’de yaratan Rabbin adıyla okumanın nasıl yapılacağını göstermesi bakımından üç adet kavramla karşılaşırız. Bu üç kavram ilahi kelamı lafız-mana, siyak-sibak bütünlüğünde anlamada muhataba bilinç inşa etme imkanı verir. Diğer deyişle vahiy özelinde doyurucu bir okuma yapabilmek, benliği her yönüyle kuşatarak olgunlaştırabilmek, şahsiyet inşasında manevi derinliği kazanıma sunabilmek için kademeli ve bütünlüklü bir bakış açısı verir. Bu kavramların ilki kıraat olup okurken harf ve kelimeleri bir arada toplamaktır. (Isfahani, 842) İkincisi tilavet olup muhtevi emir ve yasakları, teşvik ve sakındırmaları ciddiye alıp gereğini yapmaktır (Isfahani, 198). Üçüncüsü ise tertildir, kelimenin ağızdan akıcı ve düzgün bir şekilde çıkması kastıyla Kur’an’ı güzel ve düzgün telaffuz edecek şekilde ağır ağır, itina göstererek okumak anlamlarına gelir (Isfahani, 413). Dil kaynaklı zımni yaklaşımla kıraat, Kur’an’dan alınan sözleri ve düşünceleri anlamak niyetiyle bilinçli şekilde telaffuz etmeyi ifade eder. (Esed, 1992: 1286) Tilavet, uyarılarına uymak suretiyle Allah’ın kitabını izlemeyi ifade eder. (Isfahani, 198) Tertil ise metnin anlamını (vicdani bir bakışla) düşünce süzgecinden sakin ve ölçülü bir şekilde geçirmeyi ifade eder. (Esed, 1992: 1200-1201) Üç okuma biçimini toparlayacak olursak okumak derin tefekkürle kastedilen manayı kavramak, kavranılan mananın önerme ve hükümlerini harfi harfine takip ederek uygulamak, zihinde ve dış dünyada varoluşunu tamamlayan farkındalığı kalbe sindire sindire vicdani ve ahlaki bir yetkinlik seviyesine erişmektir. Şimdi yaratan Rabbin adıyla okumanın Kur’an-ı Kerim’deki açılımlarını inceleyerek konuyu bütünlüklü bir şekilde açıklamaya çalışacağım.
Kıraat Ederek (Derleyerek) Okumak
Dilciler قرا kelimesini harf ve kelimeleri bir arada toplamak şeklinde açıklarken ilginç bir nüansa dikkat çekmişlerdir. Arapça’da قرء kelimesi normal halde olan kadının kan görerek özel günlerine girmesini ifade eder. Kelime, temizlik zamanı ile hayız zamanını birlikte ifade etmesi, yani iki anlamı toplayarak bir araya getirmesi yönüyle قرا ‘den türemiştir. Nitekim okurken harf ve kelimeler nasıl bir araya getiriliyorsa temizlik ve hayız zamanında da kan rahimde toplanmaktadır (Isfahani, 842). Yüce Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de:’’Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. Öyleyse biz, onu okuduğumuz vakit; sen, onun okunuşunu dinle’’ (Kıyame 75/17-18) buyurmaktadır. İbn Abbas (r.a.) bu ayeti,’’biz onu, senin göğsünde toplayıp yerleştirdiğimizde onunla amel et’’ şeklinde yorumlamıştır. Bu ayetler yaygın olarak Hz.Peygamber’in vahyi alış keyfiyeti bağlamında açıklansa da siyak-bağlantısını dikkate alıp dünya hayatında yapılanların amel defterinde toplanması şeklinde de izah edilmektedir. Gerek Kur’an’ın toplanmasını gerekse de amellerin amel defterinde toplanmasını ifade etsin, قرءناه kelimesi kök manasında kullanılmıştır. Isfahani, Kur’an ıstılahında yer alan el-Kitab kelimesinin Hz.Muhammed (s.a.v.)’e indirilen vahye tahsis edildiğini söyler. Bu tahsis Tevrat’ın Hz.Musa’ya, İncil’in de Hz.İsa’ya indirilen vahyin özel ismi olmasına benzemektedir. Nitekim bazı alimler Hz.Muhammed’e indirilen vahyin Kur’an diye isimlendirilmesini, diğer bütün ilahi kitapların özünü ihtiva etmesine bağlamışlardır. Bütün bu açıklamalar Kur’an ıstılahında قرا ’nin derleyip toparlamak anlamında kullanıldığını göstermektedir.
İslam düşüncesine yönelik yapılacak okumanın ilk aşaması kaynak dile yönelik belli bir biçimi esas alarak başlar. Nitekim Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i anlamak için işe öncelikle kıraat ilminden başlamışlardır. Vahyin gerçekliğini vurgulayan ayet-i kerimelerde Kur’an’ın nazmına dikkat çekilmesi, Yüce Allah tarafından metin-olgu bağlamında harflerin, kelimelerin, ayetlerin ve surelerin varlık, dil ve kültür bağını benzeri görülmemiş şekilde tevkif edildiğini göstermektedir. Kaynak dilden hedef dile İslami bilinci taşımak için de öncelikle kıraat ilminin inceliklerini esas almak gerekmektedir. Yoksa anakronizme düşmek kaçınılmaz olur ki bu durumda hedef dil kaynak dilin yerini almış olur. Dolayısıyla hitap ve mesaj bütünlüğünde tebellür eden muradı ilahi muhatabın dünyasına yansımaz. Hz.Peygamber’e harfleri ve kelimeleri derleyip toparlayarak okumasının emredilmesi, vahyi anlamada isabet etmesi için gösterilen bir yoldu. Tüm zamanlar ve muhataplar için İslam’ın itikat, ibadet ve ahlak esaslarını anlamada izlenecek adımların başında kıraat gelmektedir. Sesli veya sessiz, tek düze veya katmanlı yapılacak her okumanın yordamı Kur’an harflerini, kelimelerini, tecvit ve kıraatini öğrenmekten geçmektedir. Bu temel etkenler insanın varlıkla münasebetinde zikrettiğim bilginin idrak, tasavvur, tasdik ve hüküm aşamasını olgunlaşarak geçebilmesi için zaruri ilkeleridir. Nitekim insan ilahi bilginin kanıtlarını da bu dört aşamadan geçirerek ikna olmaktadır. Kıraat, Yüce Allah’ın zatının yüceliğine ve ilminin sınırsızlığına dikkat çeken enfüsi ve afaki kanıtlar üzerine vicdani ve ahlaki bir yetkinlikle eğilmeyi mümkün kılacaktır.
Risalet dönemi açısından yaşadığımız çağın dünyası hedef dil veya hedef kültür konumundadır. Günümüzde İslam dinine yönelik yapılan yanlış yahut eksik okumaların ortak özelliği, kanıtları parçacı bir yaklaşımla bütünden ayırmak, bağlamından çıkarılan kanıtları hedef dilin mevcuduna (diline, kültürüne, değerler sistemine) indirgemek, yapı-bozum hususunda ise ısrarcı olmaktır. Oysaki kaynak dilin doğası parçadan bütüne doğru bir yönelimle kurulmakta, lafızdan manaya derleyip toparlayıcı bir canlılıkla sübut bulmaktadır. Her geçen gün artan indirgemeci eğilimin elbette sosyal-psikolojik nedenleri vardır ve eleştiriyi hak etmektedir. İnsanlık genellikle ilerlemeci bir tarih anlayışını pekiştirdi. Yeniçağın bir önceki çağa göre gelişmiş olduğuna dair inanç, kendini yeterli ve üstün gören bir ruhsallıkla tezahür etti. Dolayısıyla eski dünya insanlarınca benimsenen değerler ve realiteye dönük pratikleri folklor şeklinde tanımlandı. Bu yargılamadan ise en başta tek tanrılı dinler nasibini aldı. Modernizm özünde ihya ve yenilenme aracı iken artık cazibe felsefesi haline geldi. Ne gariptir ki aydınlanma döneminden beri yapılan bütün küresel okumalar birbirini yalanlamak veya eleştirmek zorunda kaldı. Allah’tan başka ne kadar dayanak varsa hepsi bir bir dönüşerek dağıldı. Hakk’ın semasında, insana çizdiği ufukta, verdiği hidayette kusur arayan her yöneliş semasız, ufuksuz ve hidayetsiz kaldı. Parçaladı, paramparça etti, atomu yardı da yine hakikati göremedi. Oysaki İslam varlıkla münasebet kurana çokluktan tekliğe derlenerek güçlü bir canlılık kazanma şansı veriyordu. Her koşulda işe yarar bu okuma ve varoluş biçimi, insanlığın yaşayabileceği bütün çıkmazları hükümsüz kılacak kadar etkilidir ve sadece ama sadece Allah’ın insanlığa seslendiği kelimeleriyle yazgıya yön verebilmektedir. Hz.Peygamber’in arayış mağarasında almaya başladığı vahiy, bir toplumun gidişatını karanlıktan aydınlığa çevirebilmenin imkanı hakkında bedihi bir örnek teşkil etmektedir.
Tilavet Ederek Okumak
Sözlükte تلاه aralarında hiç kimsenin bulunamayacağı kadar yakın bir şekilde izlemek ve uymak diye açıklanır. Dilciler, bu uygunluk bazen bedenle izlemeyi bazen de hükümde birine uymayı, manayı düşünerek okumayı ifade eder demişlerdir. Mastar hali ise tilavettir. Kelime Kur’an-ı Kerim’de ‘’Ardından gelmekte olan aya’’ (Şems 91/2) şeklinde geçmekte ve uymak, makamına tabi olmak anlamına gelmektedir. (Isfahani, 198) Kainatın eşsiz düzeni içindeki harikuladeliklerden biri de ayın güneşi takip etmesi ve ışığını güneşten almasıdır. Bu incelik başka bir ayet-i kerimede ‘’O, güneşi ışık kaynağı ve ayı aydınlık yaptı’’ (Yunus 10/5) şeklinde geçmektedir. Işığın aydınlıktan üstün oluşu bedihi bir gerçekliktir. Zira aydınlık ışıktan taşar. Ay yörüngesinden bir milim şaşamayacak kadar ince bir ayarla güneşi takip etmektedir.
Kelimenin ıstılahi anlamını ise daha çok mastar halinde görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de tilavet, Yüce Allah’tan gelen kitaplara bağlılık anlamında kullanılmakta, kitapta yer alan emir ve yasakları, teşvik ve sakındırmaları ciddiye alıp gereğini yapmak şeklinde açıklanmaktadır. ‘’Onlara ayetlerimiz okununca’’ (Enfal 8/31) ayeti, Hz.Peygamber (s.a.v.) tarafından müşriklere ayetlerin okunduğunu, yani Allah’ın emir ve yasaklarını muhtevi mesajın iletildiğini haber vermektedir. ‘’Kendilerine okunan bu kitabı sana indirmiş olmamız yetmiyor mu?’’ ayeti, vahiy dışında mucize arayışı içinde olan müşriklere Kur’an’ın tartışmasız bir nazm ve değer örneği olduğunu hatırlatmaktadır. ‘’Onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar (Bakara 2/121) ayeti, gerçek anlamda iman edenlerin vahye hakkıyla, ilim ve amelle uyanlar olduğunu belirtmektedir. Ayetlerde görüldüğü üzere Hz.Peygamber Allah (c.c.)’tan gelen vahiyle tam bir uyum sağlamaktadır. O, emir ve yasakları tereddüt etmeden, harfi harfine takip ederek, kendi zaviyesinden herhangi bir seçki yapmadan muhataplarına tebliğ etmektedir. Dahası müminler de aynı iman, kesinlik ve bağlılıkla vahiy mesajına uymaktadır. Müşrikler ise kendilerine tebliğ edilen hakikati geçmişte yaşamış milletlerin değer ve normlarına benzeterek kıyaslamakta, ilahi kelam dışında bir mucize beklentisine girerek inkarda diretmekte, zımnen kendi değer ve deneyimlerine uymayı Yüce Allah’ın emirlerine, yasaklarına, teşvik ve sakındırmalarına uymaktan üstün görmektedirler.
Nasıl ki ay güneşin peşini vazgeçmeden takip ediyorsa inanan kimse de ilahi hakikatleri aynı hassasiyetle takip etmelidir. Nefsiyle giriştiği mücadelede iyilikle daimi münasebet kurmalıdır ki nasibini kötülükten kurtarsın. Dilinde, hafızasında ve fıkhında derleyip toparlayarak okuduklarına yaşantısında var olma şansı versin. Daha doğrusu hakikati bulma konusunda Allah’ın kendisine ihsan ettiği yolu yürüsün. O (c.c.)’nun emrinin peşinde kuyruk olsun. Kalbi, Aman! Pusulamı kaybetmeyeyim, yoksa yolumu şaşırırım diye sürekli temkinde ve tembihte bulunsun… İslam’ın insana önerdiği okuma eyleminin ikinci kademesinde hakikate referansla bilinç inşasına kaynak olan bilgilerin özenle izlenmesi gerekmektedir. Bu izleyiş çerçevesi bizzat Resulullah tarafından çizilen ‘’Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek’’ ahlakıyla açıklık kazanır. Varlık daimi bir oluş ve daimi bir bozuluş içindedir. Eşya vasfında hareketi ve sükûnu kuşanmıştır. Her an yaratma halinde olan Rabbimizin birer kelimesi olarak fıtrat kanununu yaşıyoruz. Yani boyumuzu aşan bir mükemmeliyetin parçasıyız. Dolayısıyla hayata kim hayat verdiyse, varlığa kim rahmet olduysa, sıkılmadan ve vazgeçmeden bozulanı kim onarıp inşa etmekteyse, yaratmaya da yaşatmaya da gücü yeter olana uymak gibi bir ödevimiz var. Duymadım, görmedim ve bilmiyorum demek gibi bir lüksümüz de yok. Zira Hak Teala nice peygamberler ve kitaplar göndererek insanla yakınlık kurmuş, karargahında onu yalnız bırakmamıştır. Arayış aradıkça ahlak haline gelmekte, ilahi hakikat insanın ufkunda yükselmektedir. ‘’Rahman’ın yaratmasında hiçbir kusur, hiçbir uyumsuzluk göremezsin’’(Mülk 67/3) ayetini düşünerek okumanın uyum aşamasında tereddüt etmenin, kararsızlığın ve yolu kaybedişin yaşanmayacağını anlayabiliriz. Yeter ki insan istikametle arasına mesafe koymasın. Ayın güneşi ince bir ayarla takip etmesi gibi İslam’ı kendine yaşam felsefesi haline getirsin.
Bağ kurduğumuz her şeyle aramızda bir izlek var. Neye ilgi duyuyorsak ona yöneliyor, zaman ayırıyor ve dahi uğruna çaba sarf ediyoruz. Çünkü nefsimize hoş gelen şeyden bir milim uzaklaşmak onu yitirme hissine sebep oluyor. Acı çekiyoruz. Evet. Tuttuğumuz takımın yenilgiye uğraması, özene bezene baktığımız aracımızın kazada hasara uğraması, çok sevdiğimiz sanatçının konserine bilet bulamamak… Sahip olduğumuz şeyleri yitirmek genel istencimizi çoğu zaman olumsuz etkiliyor. Uğruna idrakin, tasavvurun, tasdikin ve kararın yorulduğu, bütün ilgi ve merakı cezbeden dünyevi etkenlerle aramızda bağ oluşuyor. Adeta ayın güneşi takip etmesi gibi bu bağları takip ediyoruz. İyice anlamak için can kulağıyla dinliyor, hakkında hararetle konuşuyor, gündemini okuyor, duygu ve düşüncelerimizi bir bir ifade ediyoruz. Gündelik hayatı da tilavet ederek okuyoruz. Güçlü bir öz telkinle pekiştirdiklerimiz zamanla bilinç haline geliyor. Onca renk arasından sarı ve kırmızıyı, onca araç arasından marka değeri yüksek olanı tercih ediyor, onca sanatçı arasından fan ailesine üye olduğumuz sanatçıya göre ayarlıyoruz duvardaki tik tak saati. Günümüzde kullanılan sosyal medya da tilaveten okumaya örnek teşkil etmesi bakımından değerlendirilebilir. Ne var ki sanal aktivitelerimizin aldığı bilinç bagajı, sosyal yaşamdakine göre daha yapay ve ihtiyatla karşılanmayı gerektiriyor. Tabiri caizse delinin biri kuyuya taş atıyor, kırk milyon akıllı çıkaramıyor.
Ruhun beden kafesine nispeti ne ise zamanın ruhunun dünya zindanına nispeti de odur. Varlık ve dil bağını nasıl kuruyorsak hayatı da öyle yaşıyoruz. Varoluş biçimi evde de, sokakta da, mecliste de benzer hatlarda tezahür ediyor. Barbar ve medeni aynı mahallede büyüyüp yetişiyor. Aynılık deryasında beraberce yüzerken iki farklı yöne odaklanmanın hikmeti nedir? Hikmet dağını çepeçevre dönüp ziyansız aşan kuşlar çokluğun teklikten türediğini iyi bilirler. Bütün mesele yaratılışın tek bir cevherden varlık denizine açılan ruhani bir yayılım olduğunu bilmekte. Evin yolunu bulamayan kuşlar ise dağda kurda çakala yem oluyor. Yolda olana bilgi en büyük azık. Varoluş heybesine hangi bilgileri yüklediğimiz ehemmiyet arz ediyor. Neyi nasıl okuduğumuz keza; bilincimizi kuşatan gerçeklik algısının gerçekle örtüşüp örtüşmediğini azıcık olsun kestirebilmek için duyuların, aklın ve vahyin frekansından gelip gelmediğini test etmemiz gerekiyor.
Tertil Üzere Okumak
Sözlükte رتل bir şeyi bir doğrultuda sıralamak ve düzenlemek demektir. Kelimenin ağızdan akıcı ve düzgün bir şekilde çıkması anlamına gelir. Kur’an ıstılahında ise tertil ayetleri tane tane, sıra sıra, ihtiva ettiği mesaj üzerine rikkat geliştirecek şekilde okumak anlamına gelmektedir. Okumanın bu incelikli kademesini yine Resulullah (s.a.v.)’ın uygulamasında görüyoruz. Peygamberimiz geceleyin uykusundan uyanır ve gece namazı kılardı. Onu örnek alan sahabiler de gece namazı kılmaya iştirak ediyor fakat zorlanıyorlardı. Öyle ki namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iple bağlıyorlardı. Bunun üzerine Allah (c.c.) Hz.Peygamber’in dışındaki müminlere gece namazının farz olmadığını bildirerek yüklerini hafifletti. ‘’(Namazda) Kur’an’ı ağır ağır, sindire sindire oku’’ (Müzzemmil 73/4) ayeti, kainatın bütün seslerden arındığı vakitte Hz.Peygamber’i içten içe bir bağlanışa davet ediyordu.
Rivayetler bize tertilin nasıl gerçekleştiğini her yönüyle göstermektedir. Hz.Hafsa (r.a.) diyor ki:’’Resulullah bir sureyi tane tane okuyordu, öyle ki o sure kendisinden uzun olan bir sureden daha uzun hale geliyordu (Müslim, Müsafirin, 118/733). Enes b.Malik (r.a.)’e Hz.Peygamber’in Kur’an’ı nasıl okuduğu sorulunca şöyle cevap vermişti:’’Resulullah Kur’an’ı uzatarak okurdu.’’Bismillahirrahmanirrahim’’ derken ‘’Bismillah’’ı,’’er-Rahman’ı’’ ve ‘’er-Rahim’i uzatarak okurdu.’’ Ümmü Seleme (r.a.) der ki:’’Resulullah Kur’an okurken her ayette durarak okurdu. Okur, sonra dururdu. Sonra (yine) okur tekrar dururdu.’’ (Tirmizi, Kıraat: 2927)
Bilgi en niyetinde hüküm aşamasından geçince daimi yurdu kalbe yönelir. Can ülkesinde bütün yollar kalbe çıkar. Kalbe giren de can ülkesini kolaylıkla fetheder. Her bilgi kimyasıyla uyuşan duyguya adapte olur. Sıhhat varsa ne âlâ. Lakin yoksa kalp yavaş yavaş dönmeye başlar. Zalimliğin karşısına merhameti çıkarır. İsyanın karşısına itaati sürer. Fıtrat denizinden aldığı saflık bozulmasın ister. Vicdanın sesi alabildiğine yükselir. İşte tertil ile okuyuş, içte kopan cengi selamete erdirmek için kalbi koruyan hudutları, siperleri, çeperleri, mana askerlerini takviye ve tahkim etmek ameliyesidir. İnsanı ziyana sürükleyen tercihleri ayıklayarak rahmeti ve hikmeti tecelli ettiren tercihleri doğrultma çabasıdır. Bu münasebetle bütün okuma kademelerinde derinliğine ve genişliğine göre sübut bulan öz telkini yüksünmeden çalıştırmak gerekir. Hele ki tertil kademesinde tercihleri, yazgıya dönüşmeden önce hizaya çekerek vicdanın sesiyle mutabık kalacak şekilde irade etmek hayat memat meselesidir. Allah’ın sevgili resulü olmasına rağmen Hz.Peygamber’in tertile ağırlık vermesinin nedeni insan doğasının iyiliğe eğilimi olduğu kadar kötülüğe de meyyal olduğunu çok iyi bilmesinden ileri gelir. Yani içimizde sırçadan yapılı bir saray vardır fakat hakkaniyetle idare etmezsek harabeye dönebilir.
Lübâbü’t-Te’vil’inde Hâzin tertili şöyle izah etmektedir:’’Yüce Allah gece ibadetini emredince ardından Kur’an’ı tertil ile okumasını emretti ki, namaz kılan kalp huzuru bulabilsin, ayetlerin hakikatlerini ve manalarını düşünüp tefekkür edebilsin. Kur’an okurken Allah’ın adı zikredildiğinde, namaz kılan kişi, kalbinde Allah’ın büyüklüğünü hisseder. Vaad ve tehdit ayetleri geçince ümit ve korku meydana gelir, kıssalar ve darb-ı meseller geçince ibret alır ve böylece Allah’ı tanıma nuru ile kalbi aydınlanır. Hızlı okumak ise manaların anlaşılmadığını gösterir. Böylece anlaşılıyor ki tertilden maksat, Kur’an’ı okurken kalbin huzurla dolmasıdır.’’ Ebu Bekir b.Tahir ise tertili şöyle açıklar:’’Yüce Allah’ın hitabının incelikleri üzerine iyice düşün, hükümlerini uygulama noktasında kendini sorgula, kalbinden onun anlamlarını kavramasını iste, O’na yönelmekle sevinmeye bak!’’
Kur’an’ı harfine, hükmüne ve duygusuna uyarak okumak, insana natık dereken kemal derecesine güvenle çıkma garantisi verir. Tertil ile okuyan, Hak Teala ‘’üzülme’’ deyince üzülmez; ‘’adil ol’’ deyince adaletle yaşar; ‘’dünyanın süsüne aldanıp kapılma’’ deyince dünyevileşmekten tiksinir. Hüzünle yolu kesişirse, adaletsizlikle karşılaşırsa, dünyevi süsler etrafında belirirse aklına O (c.c.)’nun nasihatleri gelir. Tertil ehli zikri değerli gördüğü için ayetleri bir ömür boyunca tekrar tekrar okumaktan yüksünmez. Fikri değerli bulduğu için hayret haline varıncaya değin aklını işletir. Emeli değerli gördüğü için ister; bağışlanmayı, O (c.c.)’nun sevgisini kazanmayı, parıl parıl parıldayan yüzle ahrette O (c.c.)’na bakabilmeyi ister. Tertil ehlindeki neşe kimsede yoktur. Rabbiyle arası iyi olduğundan dolayı kimse keyfini kaçıramaz.
Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur:’’Ya Rabbi! Seni hakkıyla bilemedik!’’ Bu yakarışı her okuyuşumda hayret ederim. Bütün Müslümanların önündeki kutlu şahsiyet nasıl oluyor da Rabbini bilemiyor? O bilemediyse bizim halimiz nice olur. Demek ki bilgiye yönelik bütün gayretimize rağmen bilemeyeceğimiz bir şey var. Aklın geçemeyeceği, mantığın hizaya sokamayacağı, hakim olduğumuz ölçülere sığmayacak kadar öte bir gerçeklik var. Resullah başka bir sözünde bilinemeyecek olanı şöyle açıklıyor:’’Siz Allah’ın sonsuz nimetlerini düşünün, Zat’ının künhünü (aslını) düşünmeyin. Çünkü siz, uluhiyet sırlarını anlayamaz; ilahi büyüklüğü takdir edemez ve kavrayamazsınız’’. Bilme arzusu türlü türlü aşamalardan, katmanlardan geçerek ömür küpünü doldurur da işte bu hattı aşamaz. İnsanoğlu Allah’ın zatını hakkıyla bilemeyeceğini anlayınca imanı pekişir. Çünkü Hakk’ın zatını ihata edemese de O (c.c.)’nun varlıkla münasebetini simgeleyen ilahi isim ve sıfatları hakikatin misli olarak yaşamda tezahür etmektedir. Yani varlığının yüceliğine ve ilminin sınırsızlığına işaret eden deliller yakin derecesinde bilindiği için zatını belli bir kavram etrafında tarif edememek sorun teşkil etmez.
Mevlana,’’Şu bir damlacık gönle öyle bir inci düştü ki, Allah o inciyi denizlere de göklere de vermedi’’ derken insandaki rasyonel düşüncenin ötesinde ışıldayan ilahi hakikat görüşüne dikkat çeker. Gönle inci düşünce suyun yüzeyindeki çer çöp akıp gider. Güzel ve düzgünce okuyuş eşyayı ve hadisatı ilahi ilmin eseri olarak görmeyi sağlar. Bakıştan eğretiyi söküp atar. Görünür âlemdeki varoluşun ötesinde tebellür eden gerçekliği temaşa etmeye imkan verir. Temaşa, yani aklın vasıl olduğu son hatta gelince hayretle seyretmektir. Nutkun tutulması, kelimelerin kifayetsiz kalması, sineyi doldurup ruhu dalgalandıran hakikate hayranlıkla bakmaktır. Şüphesiz okumanın, arayışın ve olgunluğun son raddesinde temaşa edebilmek yeryüzünde emaneti hakkıyla taşımakla doğrudan ilişkilidir. Hz.Peygamber gün yüzünde Allah’a, insanlığa ve eşyaya karşı sorumluluğunu yerine getirerek zamanın ağırlığını üzerinde hissediyor, geceleyin yoğun ibadet içinde rabbiyle bağlarını tazeleyerek bu ağırlıktan arınmaya gayret ediyordu. Anlıyoruz ki tertil ile okuyabilmek için yolda olmak lazım. Yolu sabırla yürümek, engelleri aşmak, zahmeti çekmek, varlıkla bilfiil hemhal olmak lazım ki İslam’ın yüksek ahlakına, bilincine ve hikmetine erişebilelim.
Kaynakça
-
Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, çev.Cahit Koytak ve Ahmet Ertürk, İstanbul: İşaret Yayınları, 2002.
-
el-Isfahani, Rağıb, Müfredat fi Garibi’l-Kur’an, çev.Abdulbaki Güneş ve Mehmet Yolcu, İstanbul: Çıra Yayınları, 2010.
-
İbn Hişam, Siret-i İbn Hişam, çev.Hasan Ege, İstanbul: Kahraman Yayınları, 2006.
-
Türker, Ömer, İslam Filozoflarında Varlık Tasavvuru ve Dini Düşünce Geleneğine Etkisi, Kur’an’ı Anlamanın Fikri Arka Planı Varlık Bilgi İnsan, ed. Yusuf Şevki Yavuz, İstanbul: Kuramer Yayınları 2017.