

İÇİME YAĞAN YAĞMUR
Deneme
‘’Ol ki pür-çîn ola gözyaşları bârâna döner
Ebr-i rahmet mi nigârâniçe ebrûdur bu’’
Gelibolulu Mustafa Âlî
Hipermetropi, kornea ve mercekte kırılan ışıkların görme merkezinin arkasında odaklanması nedeniyle yakını net görememe durumunu ihtiva eden bir göz hastalığıdır. Gözün sağlıklı olması, bakışın üzerine inşa olduğu temeldir. Göz, diğer duyuların daha karmaşık biçimde yerine getireceği idraki daha kapsamlı yerine getirebilir. Gözünü açmak doğum ve aydınlanma gibi kritik evreleri nitelendirmek için kullanılırken, gözünü kapamak ölümü ve cehalet karanlığını anlatmak için kullanılır. Nihayetinde yaşama dair tanıklığımızda göze ayrı bir yer ayırırız. Peki, bu durumda göze, işlevini engelleyecek bir hastalık arız olursa ne olur? Hipermetropi gibi. Hastalık diğer işlevleri olumsuz etkileyecek kadar büyüyebilir ve en uzak ihtimal de olsa körlük meydana gelebilir. Elbette doktor değilim. Konumuz da tıp veya göz değil. Fakat varlık ve bilgi bağını kurarken birçok düşünür gibi temsili anlatıma başvuracağım. Uzağa odaklanma ve yakını görememe bazı psiko-sosyal sorunların temelinde yatan bir etken. Yağmur, muhayyileyi besleyen sağanak bir imge. İnsan ne zaman şemsiyesiz, korunaksız, sağanağın ortasında ıslanmayı göze alır? sorusuna içtenlikle cevap vermeye çalışacağım. Ruhun derinliğine inmeye çalışan birçok teori var ve hepsi insanı tanımaya çalışıyor. Ben insanı vahiy nazarından anlamaya çalışmanın daha değerleri olduğunu düşünüyorum. Nitekim Kur’an’daki ayetlerin kafi izahı var. İnsan söz konusu olunca neredeyse bütün kapılar göreceliğe çıkıyor. Kendimizi tefsir ederken esas alacağımız sağlam bir dayanak anlama çabamızı kolaylaştıracaktır.
Yüce Allah (c.c.), müşriklerin inkar edegeldikleri ölümden sonra dirilme gerçeğini ilk yaratılışa dikkat çekerek kanıtlamaktadır. İlk yaratılış, hayatın içinde olup bitenlere ve müthiş bir denge içinde deveran eden nimetlere bakarak ikinci yaratılışın imkanı üzerine kesin bir inanç sahibi olmak için gündeme gelmektedir. Allah’ın zatının yüceliğine ve ilminin sınırsızlığına ikna olmak için gözler, varlığa yönelik farklı bir bakışa davet edilmektedir. Bu bakış idraki, bir şeyin iç yüzüne vakıf olmayı ve sezgiyi anlam ağında toplayan; cismani göz ile kalp gözü arasındaki derin bağları yapılandıran basirete sahip olmanın koşuludur. Nazar etmek, yani bakmak gerekiyor. Önce bakmak. Gözü mazrufuyla meşgul etmek, hadisatı ve yaratılışı basitten karmaşığa süzmek gerekiyor. Hayatı ölçüp biçerken bir şeylerin gözden kaçabileceği ihtimalini, yeniden ve farklı bir bakışla bilgi düzeyine taşımak gerekiyor. ‘’O kafirler/müşrikler üstlerindeki gökyüzüne bakıp hiç düşünmezler mi? İbret nazarıyla bakıp da bizim onu nasıl kusursuz bir şekilde meydana getirip yıldızlarla süslediğimizi görmezler mi?!’’(Kâf 50/6) ayetinde, aşikare gerçekliği göremeyecek kadar körelmiş gözlere çokça aşina oldukları gökyüzü sofrası sunuluyor. Buradaki incelik, iki göze sahip her insan evladının bakınca rahatlıkla göreceği gökyüzünde yaratılışa dair güçlü bir fikir bulmasıdır. Nitekim yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındakiler henüz insan yok iken yaratılmıştır.(Fussilet 41/9-12). Yer, gök ve ikisi arasındakiler icat bakımından insanın gücü ve kapasitesini aşmaktadır. Ayrıca ibret nazarıyla bakış hem uzaklık hem de yakınlık hissi uyandırmakta; semavi genişlik daralan ruhta duygu ve düşüncelere derinlik kazandırmaktadır. En nihayetinde insan, ön yargılarından arınmış biçimde gökyüzüne bakarsa kainatta hiçbir şeyin amaçsız ve gayesiz bulunmadığını kavrayacak, kozmik bütünün akıllı bir parçası olduğunu anlayacak ve yüce bir yaratıcı fikrinin başıboş bir yalnızlık zannına galip gelen tek gerçek olduğunu kavrayacaktır.

Sen yeter ki ibret dolu bir bakışla bak! Gözünün, gönlünün, ömrünün şifası O (c.c.)’nda. Arayıp da bulamadığın cevaplar, bir türlü kuramadığın bağlar, içini kasıp kavuran bütünlük arzusu O (c.c.)’nda. Ah ki bu bakış bir kez olsun gökyüzüne değse, ilahi hakikat içine yağmur misali yağacak. Göğü yaratan diyor ki, ‘’Yine biz gökyüzünden bereketli yağmurlar yağdırdık; onunla bağlar-bahçeler, hasatlık ekinler, salkım salkım meyveleriyle upuzun hurma ağaçları yetiştirdik. İşte bütün bunları kullarımıza rızık olarak yarattık. Evet, biz o bereketli yağmurlarla ölü toprağa can verdik. Kıyamet günü diriliş de böyle olacaktır.’’(Kâf 50/10-11) Bereketli yağmurlar… Ölü toprağın umuduyla, hamuru yedi çeşit toprakla karılan insanın umudu nasıl bir olmasın? Yer ve gök birbirini tamamlarken, insan da ilahi hakikatle nasıl tamamlanmasın? Şu dünya dediğin, rahmetle sulanmayınca kuru bir topraktan ibaret. Bu fani beden, imanla temayüz etmez ise nasıl ruhlansın? İbretli bakış, bereketli yağmurla yeniden toprağa dönüyor. Bu nasipli dönüş gözleri yemyeşil bağlara, bahçelere, hasatlık ekinlere, salkım salkım meyvelere sevk ediyor.
Yaşamın köklerini yeniden gözden geçirmek tefekkürle, teemmülle ve aşkla sulanmadığı için kurumaya yüz tutan ölü toprağı, yani düşünmeyen, hissetmeyen ve sevmeyen kıyıcı tarafımızı uslandırıp insanlığımızın varoluştaki anlamını bulmamızı sağlar. Bugün yemeklerimizi boş masa bulmanın zor olduğu ışıltılı restoranlarda yiyoruz. Menüde çeşit çeşit yiyecek ve içecek var. Taze et ve sebzelerle bezeli mükellef sofralar kuruluyor. Üstelik bir kişinin tek oturuşta tüketemeyeceği yoğunlukta. Besinler tarladan ve ağıldan masalara gelene kadar nice insana gelir imkanı oluyor. O ışıltılı restoranlardan birinde akşam yemeğini yiyenlere tükettikleri ürünlerin hangi aşamalardan geçerek masaya konduğunu göstersek nasıl bir dönüş alırdık? Muhtemel ki insan emeğine saygıya, bilinçli tüketim farkındalığı eşlik ederdi. Bilinç soframıza makul bir kanıt geldiğinde olgun bir yaklaşım sergileyebiliyorsak bu, yapıcı tarafımızın güçlü olduğunu gösterir. Benlik ve aidiyet sarmalında tefekkürle, teemmülle ve aşkla beslenmiş canlı bir öykünün yaşandığını gösterir. O masaya oturuncaya kadar kişinin gökyüzüne bir kez olsun ibretle baktığını gösterir belki de. Arzularımızın bizi gemleyip getirdiği o ışıltılı restorana yüklü bir hesap ödemeden önce kendimize biraz daha düşünme fırsatı versek nasıl olurdu? Mesela salatayı teşkil eden taptaze marulun, maydanozun, domatesin, salatalığın, soğanın, limonun, zeytinyağının, ezmedeki sosu muhtevi baharatların, etlerin, ekmeğin ortaya çıkışını düşünsek nasıl olurdu? Yeryüzünü bereketli yağmur ile besleyen, kupkuru toprağı yeşerten, yemyeşil bağ ve bahçelerde nice bitkiyi insana hazırlayan, hayvanları akla gelebilecek her makul konuda insanın hizmetine sunan Rabbimizi hatırlamadan o masadan kalkabilir miydik? Gör bak! Allah ölü toprağa nasıl da can veriyor? Bu, bizim dışımızda ve çok uzağımızda gerçekleşen hayali bir yaratım değil. Bilakis içimizde ve çok yakınımızda gerçekleşen gerçek bir yaratım. Yağmurun sesini dinle. Rızkın bereketinde ıslan. Rabbinin yaşantını nasıl da güzel beslediğini anla. Dahası halen kalbin atıyorken akşam yemeğinin akşam namazıyla lezzet bulacağını unutma. Yaşadığın bu farkındalığın günde beş vakit namazla güçleneceğini anla.

Uzağa odaklanma ve yakını görememe göz için bir hastalık sayıldığı kadar beden ve ruh bütünlüğüyle gelişen sağlıklı yaşam ilkesine zarar veren psiko-sosyal bir sorundur. Evet. Bütün mesele bu noktada düğümleniyor. Hayallerimizi, umudumuzu, bitmeyen planlarımızı, hedeflerimizi ve hatta sevinçlerimizi bile çoğu kez uzağa konumlandırıyoruz. Değerli olanın yakında bulunamayacağını kanıksamışız. Oysaki büyüyen gerçeğin zaman içinde parça parça, kademe kademe mevcut hacmine ulaştığını unutuyoruz. Kendine ait bir ev, huzur dolu bir yuva, konforu karşılayacak bir gelir, buzdolabının kapağını magnetle dolduracak bitimsiz gezi planı ve belki de sıra dışı macera düşleri içimizi dolduruyor. Bize ait bir eve sahip olduktan sonra daha iyisini düşlüyoruz. Huzur dolu bir yuvaya sahipken yüksek mod sendromu karşımıza çıkıyor ve daha farklı etkinlik ve deneyimler arıyoruz. Gelir arttıkça daha fazlasına talip oluyoruz. Her şey sırayla gerçekleşirken sürekli uzağa odaklanarak yaşadığımızı unutuyoruz. Bedenimiz burada fakat aklımız, kalbimiz ve ruhumuz orada. Olgunluğu besleyen istikbal kaidesine aşırı odaklanınca kaygılı bir belirsizlik ruhumuzu kaplıyor. Geleceğe dair artan kaygı bizden uzakta değil. İçimizde, şimdide ve burada. Böyle olunca en çok zaman bilincimiz yara alıyor. Zamanın sürekli genişleyen anlar bütünü olduğunu unutuyoruz. Şuan hiçbir şeye yeterli zaman ayıramıyoruz. İşlerimizde hep bir eksiklik, kusur veya defo hissediyor, her şeyi baştan ele alıp adına da tertemiz bir sayfa açmak diyoruz. Oysa ki kabul edelim veya etmeyelim, kararlarımızla birlikte şekillenen deneyimlerimiz ister olumlu ister olumsuz kipte olsun ömür küpümüzü dolduruyor. El emeği göz nuru ömrümüzden memnun değiliz sanki. Peki, bize ait olan sadece kötüyse, eksikse ve değersizse iyi nerede?
Yağmur yağmadığında toprak kurur, doğa aksar, kullanılabilir su oranı azalır. Yağmurun kıymetini en çok yağmadığı zamanlarda anlarız. Hatta Anadolu’da insanlar yağış azlığı nedeniyle yağmur duasına çıkarlar. Namaz kılınır, el açıp dua edilir, kurban kesilir, kurban eti ihtiyaç sahiplerine, yöreye misafir gelenlere ve yöre insanına ikram edilir. Herkes rahmetin tecelli edişini umutla beklerken etrafı rüzgar kaplar. Yağmurun habercisi. Allah lütuf yüklü bulutları rüzgarla yöreden yöreye gezdirir. Kimin berekete ihtiyacı varsa giderir. Kuran-ı Kerim’de bu gerçek şöyle ifade edilir:‘’O Allah ki rahmetinin eseri olan yağmurdan önce müjdeci olarak rüzgarı gönderir. Rüzgar, bulutları bir araya topladığında biz o yağmur yüklü bulutları kurak bir toprağa yönlendirir, yağmuru oraya yağdırırız. Sonra da yağmurla canlanan o topraklarda çeşit çeşit ürünler meydana getiririz. İşte biz ölüleri de böyle dirilteceğiz. Herhalde bundan ibret alırsınız!’’ (Ârâf 7/57) Yağmur yüklü bulutlar… Tonlarca ağırlıkta su gökyüzünde asılı durmakta. Derken bir rüzgar esiyor, bulutları toparlıyor, ölü toprağın yanık bağrına usulca bırakıyor. Kapalı havaya yeryüzünde karamsarlıkla eşlik eden insanın aklı nerede? Uzağa bakıyor. Çok uzağa. Bulutlardan da uzağa. Tutkuların ve arzuların işaretlediği noktalara. Hava kapalıyken insan da içine kapanır. Sosyal etkinlik alanı daralır. Dışarıda yağmur yağıyorken yapılabilecek en mantık şey ya ıslanmak ya da korunaklı alana kaçmak. Bugün yağmur yağıyorsa ya ıslanalım ya da umutla içe kapanalım. Sürekli hareket, etkinlik, uğraşı yorucu şeyler. Kalbimize ve aklımıza dinlenme fırsatı sunalım içe kapanarak. Doğanın da suya, cana, tazelenmeye ve yenilenmeye ihtiyacı var. Yağmur toprağa düşerse hayat yeşerecek, rızık bollaşacak, can doyacak. Uzak yakın olacak.

Bütün nimetler insanın ihtiyacına göre tasarlanmış. Şaşmaz bir dengede mevsimler dönüyor. Her mevsim sırası gelince yazgısını yaşıyor. Kahverengiden beyaza, beyazdan yeşile ve yeşilden sarıya renk cümbüşü içinde ömür hanesine bir sene daha ekleniyor. ‘’Allah’ın gökten yağdırdığı yağmura bir baksanıza! Biz o yağmurla çeşit çeşit renk ve tatta ürünler yetiştirdik. Dağlarda kimi beyaz, kimi kırmızı, kimi siyah olan türlü renklerde yollar ve katmanlar oluşturduk. Benzer şekilde çeşitli renklerde insanlar, hayvanlar ve davarlar yarattık. Kullar içinde Allah’a gerçek manada saygı ve bağlılık gösterenler, bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan kimselerdir. Şüphesiz Allah’ın gücü sonsuz, af ve mağfireti de sınırsızdır.’’ (Fâtır 35/27-28) Doğadaki aşikare fark edilebilir çeşitlilikte içe kapanmayı kötümserlikle benzeştiren modern tahayyül için ibretler var. Siyah beyazın yoldaşı. Zorluk kolaylığın arkadaşı. Her hal olgunluğa erişen yolun yapı taşı. Doğadaki ahenk, yolunu şaşıran insana okunması gereken bir kitap gibi sunuluyor adeta. Uzmanlar küresel ısınmanın, tabiattaki muhteşem dengeyi tehdit eden bir gelişme olduğunu ifade ediyorlar. Rabbimiz de inkar ve cehaletle bezenmiş küresel yozlaşmanın gerçek tehdit olduğuna dikkat çekiyor. Ahireti umut etmeyen bir bakışın doğal dengeye eşlik edemeyeceğini anlıyoruz.
Yarısı topraksa diğer yarısı su yaşamın. Alakayı, ilgiyi ve teması inşa eden iki temel ilke. Kuru toprakta çiçek açmaz, ağaç yeşermez, dane dalına binmez. Toprak sulanırsa kıymete biner. Hiçbir çiftçi hasadını umut etmediği tarlanın yamacına yaklaşıp toprağın halini hatırını sormaz. Bu kıymetin, yerin üzerinde bulunduğu kadar altında da heybeti vardır. Su, toprağına coştukça lezzetine ahenk gelir. Acı ve tatlı, suyun hikayesine damla damla karışır. Hak Teala apaçık olan kitabında şöyle buyurmaktadır: ‘’Peki ya içtiğiniz suya ne dersiniz?! Onu bulutlardan yağdıran siz misiniz yoksa biz miyiz?! Biz isteseydik onu acı ve tuzlu yapardık. Öyleyse bunca nimete iman ve itaat üzere şükretmeniz gerekmez mi?!’’ (Vâkıâ 56/68-70) Yolumuz uzun. Biraz daha düşünelim. Varlıkta her şey şaş kaza, tesadüf eseri meydana gelirken suyun seçilimine acı ve tuz düşseydi ne yapardık? Susuzluktan bağrı yanan suyu arzular. Öyle ki bir çöl anlatısında kahraman susuzluktan dolayı serap bile görmektedir. Günlerce damağına bir damla su değmeyen kişisin ve o bir damla su sapsarı serabı gözünün önünden silecek. Lakin tesadüf eseri ortaya çıkmış dünyanın sana sunacağı sadece acı ve tuzlu su. Bağrının yangısına yangı, damağının kurusuna kuru katacak acı ve tuzlu sudan başka bir şey yok. İçsen bir türlü, içmesen bir türlü. Acıyıp tuzlanarak geçiyor ömrün… Rabbin ise suyu gökten senin için yağdırıyor. Sırf sen kana kana iç diye. Kana kana içilen su hiç acı ve tuzlu olur mu? Her zalim bir pınarın başını tutsa da, yurduna gelen suya mani olsa da Allah, herkesin sudan nasibini gökten yağdırdığı yağmurla karşılar. Bu öyle şükre medar bir rahmet ki hiçbir güç yağmurun nasiplisiyle kavuşmasına mani olamaz. Rahman bir kuluna hayr murat etmişse, murat ettiği şey kulunun ihtiyacına en uygun olanıdır. Gökten yağan, toprağını bulur. Su, insanın içindedir. Uzaktan gelen yağmur insanın doğasına zaten yakın olandır. Allah senin toprağına yabancı, zıt ve fesat karıştırmaz. Nasibindeki suyu kana kana içebiliyorsan şükretmek için henüz geç değildir.

Damla damla, tane tane, ihtiyaç hasıl olduğu kadar… Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: ‘’Yağmuru gökten belli bir ölçüye göre yağdıran O’dur. Biz kurak/ölü topraklara yağmurla hayat veririz. İşte siz de ölümden sonra böyle diriltileceksiniz.’’ (Zuhrûf 43/11) Binlerce ton ağırlığındaki su gökten damla damla düşüyor. Koca bir şehrin üzerinize hızla düştüğünü anımsayın… Binlerce ton ağırlığındaki su kütlesi Hak Teala’nın takdiriyle zarif dokunuşlara, ahenkli inişlere dönüşüyor. Toprak dirime kavuşuyor. Her can nasibine kavuştuktan sonra da suyu, toprağın gözeneklerine sinerken görüyoruz. ‘’Biz gökten bir ölçü dahilinde yağmur yağdırır ve onu toprağa emdiririz. Ama bilin ki biz yağmuru hiç yağdırmayıp toprağı kupkuru yapmaya da pekala kadiriz. Yağmur suyuyla size hurma bahçeleri, üzüm bağları yetiştirtiriz. Bu bahçeler ve bağlar size birçok ürün/meyve verir ve siz onlardan yer, istifade edersiniz.’’(Müminûn 23/18-19) Nasıl ki yağmur belli bir üslupla yağıyorsa aynı ölçüde toprakla münasebetini sürdürüyor. İki dezavantajla, yani suyun toprağa düştüğü gibi yerde akıp gitmesi ve hızlı buharlaşmasıyla ondan istifade sınırlanacak, dolayısıyla ölü toprak can bulamayacaktı. Lakin toprağın suyu tutması sadece doğadaki rengarenk bitkileri yeşertmek için değildi. Korku ve ümitsizlikle kararan kalplere, ufku başıboş bir sonsuzluk olarak görmeye meyletmiş şaşı bakışlara, endişesini uzağa bağlamış karışık kafalara deva olmak içindi. Gönül gözünü gölgeleyen perde, içten içe akan alametlerle çekilir, arzulanan derin ferahlığa kavuşulurdu. Rahim olan Allah, kaygıları zabtına bağlayandır… ‘’Gözünüzün önünde size kah ölüm korkusunu kah yağmur ümidini tattıran şimşekler çaktırması ve gökten yağmur yağdırıp yağmur suyuyla ölü/kurak toprağa hayat vermesi de yine O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Evet, işte bunda da aklıselimle düşünen kimseler için dersler ve ibretler vardır.’’(Rûm 330/24) Hangi şimşek insanın dikkatini celp etmez ki? Kalbi sarmaşık gibi saran süfli korkular gök gürlediğinde istisnasız dağılır. Göbek bağı uzakla bir kesilen nice endişe, insanı kendine getiren sıra dışı gelişmelerle tatlıya bağlanır. Bu münasebetle kulun Allah’tan gelen her şeye razı oluşu, O (c.c.)’dan ancak hayr sadır olacağına yönelik güçlü inancına dayanır. İnsanı endişeden, korkudan, ümitsizlikten ve ziyandan koruyan Allah’tan kötülük görebileceğini vehmetmek bakışı uzaklarda kaybolmuş gözlerin işidir. Ölü toprak can bulurken ümitsizliğe kapılmış gönül ümit bulmaz mı hiç? "Kuraklıktan dolayı insanlar ümitsizliğe düştükten sonra yağmuru yağdıran ve böylece rahmetini her yere yayan O’dur. Çünkü O şefkat ve merhametiyle kullarını koruyan ve bütün övgülere layık olandır.’’ (Şûrâ 42/28)
Dünyaya çile, zahmet ve külfet yeri diyorlar. Oysaki burası bize bir karargahtır. Alelade bir varoluş fikri, etrafında hiçbir şeyin bulunmadığı boşlukta ne yapacağını bilemeyen edilgen bir kayboluşu simgeler. Ne var ki gözlemlenebilir dünya, ihtiyaç kavramını imkan deliliyle açıklayan nice ayet ve işaretle doludur. Her varlık belli bir erekte varoluşunu sergiler. Bütünlük kaygısı ancak bu erekte yetkinleşerek yatışır. Karar almanın ağırlığını omuzlarında hisseden insan iki türlü davranır. Birincisi karar almamak, yani vazgeçmek, tersine bir varoluş sergilemek. İkincisi ise yaratıcının kendisine yüklediği amacı yürünebilir biricik yol olarak kavrayarak aldığı kararı rıza bilinciyle yüceltmek. Nitekim başka yola ihtiyacımız yoksa ikinci bir yol ve ikinci bir kararla vakit kaybetmeyiz. İnsanı aklın ve kalbin uzlaştığı bu ruhsallıktan alıkoyan ise dünyanın çekiciliğidir. Rahman ismi tecelli edince, yağan yağmurda mümin de kafir de ıslanır. Rahim ismi ise yaratıcıyla rızaya dayalı bir ilişki kurmayı tercih edenlerin yaşantısında tecelli eder ve burada yağmur su damlasından umuda, muhabbete, neşeye ve ukbaya dönüşür. İki farklı ruhsallığın yolu yine yağmurla ayrılır. Dünyayı kocaman bir arzu nesnesine dönüştüren ruh, ıslanmasına rağmen yağmura aldırış etmez. Oysaki ilahi rızayı yücelten ruhun kendini bilmesi ise tek bir damlanın bile toprağındaki ölü gözeneklere düşmesine bakar.
Hasılı ilahi kelamda yağan yağmur insanı üşütmez, hasta etmez, karamsarlık hissine düçar eylemez. Islanmaktan korkmayın zira ilk yaratılıştan beri nem yer ve gök arasında gelişen canlılığın, inayetin ve rahmetin tezahürüdür. Bırakın ruhunuz, kalbiniz ve aklınız nemlesin. Kurumaya yüz tutan toprağınız O (c.c.)’nun tensibiyle hayat bulsun. Uzaktaki imgeye hayıflanıp durmak yerine yakındaki hakikat nefsinize zahir olsun.
‘’Bilin ki dünya hayatı (Allah’ın çağrısına aldırmadan yaşandığı takdirde,) oyundan, eğlenceden, süs ve gösterişten, birbirinize karşı övünmeden ve daha çok mal-mülk ve evlat sahibi olma hırsından ibarettir. Dünyadaki fani hayat aynen şu misaldir: Bir yağmur yağar, bitirdiği bitkiler çiftçileri çok mutlu eder. Derken, bir de bakarsın ki sararıp solmuş, kuru ot ve saman olmuş! (Unutmayın ki) varsa yoksa dünya diyenler için ahirette şiddetli bir azap, ahireti dünyaya tercih edenler içinse Allah’ın bağışlaması ve rızık vardır. Evet, dünyadaki fani hayat aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir!’’ (Hadîd 57/20).