top of page
Image by Dhruv

NASIL YAVAŞLARIZ?

Deneme

Yavaşlamanın zarafetini görüyoruz. İdrak ve gönül arasında gelişen varlık duyuşumuz yavaşlamayı övüyor. Hatta yavaşlamayı sağlamak için rasyonel ve deneysel hafızaya da sahibiz. Nasıl yavaşlamalıyım?” sorusunun cevabı kişinin öznel koşullarına göre farklılık arz ediyor. Benlik şuuru, sosyal yaşam, kurallar ve kanunlar akli bir imkan sunsa da pratik bir kesinlik vermiyor. Şüphesiz bunun en temel nedeni görecelikle dolu yaşamı kesinlikle sınırlama çabasıdır. Yaşamın doğasında hıza da yavaşlığa yer var ve bu doğallığın önermesi denge. Bilinen ifadesiyle adalet. Maddi ve manevi ahenk. Denge önermesi en köklü arzumuz olan sevgiyi evrensel bir uzlaşıda paylaşmayı öğretir. Aynı, zıttı ve arasındaki ilişkiyi bilgece kuşatmayı sağlar. Kollarımızın erişemeyeceği koca evreni sevgiyle kucaklama imkanı verir. Denge arayışı, âlem tasavvurumuzu ussal olandan gaybî olana doğru besler, büyütür ve geliştirir. Hızlanmak da yavaşlamak da dengede iken rahmete dönüşür. Biraz daha derine bakarken içten içe duyumsadığımız ihtiyacın yavaşlamak olduğunu görüyorsak hızı dışlamadan yavaşlayabileceğimizi de fark ederiz. Bunu başarmak ise “Nasıl yavaşlamalıyım?” sorusunun çerçevesini genişleterek, varlık duyuşumuzun içinde büyüdüğü sorular ailesindeki ilişkileri keşfederek mümkün hale gelecektir.

​

Osmanlı dönemi âlimlerinden, Fatih Sultan Mehmed’in hocası, kazasker Hocazade Muslihuddin Efendi (ö.893/1488), Hz.Ali (r.a.)’ye atfedilen kelam-ı kibardan hareketle insani bilginin üç ana bölüme ayrılabileceğini söylemektedir. Buna göre en genel haliyle insani bilgi köken (mebde), son (mead) ve ikisi arasında olanın (mâ beyne hümâ) bilgisidir. Hocazade farklı bir kavramlaştırmayla bu tasnifi şöyle ifade eder: “Kökenin bilgisi, nereden’in bilgisidir (ilmu min eyne); sonun bilgisi, nereyenin bilgisidir (ilmu ilâ eyne); ikisi arasında olanın bilgisi ise nerede’nin bilgisidir (ilmu fî eyne).[1]  İhsan Fazlıoğlu’nun tercümesi ve tetkikiyle aktardığım bu bilgi, insanın hayatına değer kazandırması için ancak bu üç bilgi türünü sağlıklı ve sağlam biçimde örgütlemesi gerektiğini öğretmektedir. Yer sorusunun cevabını belli bir âlem tasavvurunda aradığımızda buluruz. Bununla birlikte salt bir âlem tasavvuru cevabı bulmada yeterli gelmeyecek, âlemin cevherinden hareketle geniş veya sürekli genişleyen bir tasavvur gayretini gerektirecektir. Nerede (ilmu fî eyne) olduğumuzu bilmek için kökenin ve sonun bilgisine de ihtiyaç duyacağız. Nitekim insan nereden geldiğini bilmeden nereye gideceğini mütemadiyen bilemez. Dolayısıyla nerede bulunduğunu da yeterli anlamda saptayamaz.

Haz ve hız çağı, kökenin ve sonun bilgisine ihtiyaç duymayan, ikisi arasında olanın bilgisini önceleyen yapıdadır. Dolayısıyla yaşayanlarına geniş veya genişleyen bir âlem tasavvuru kazandırmada yeterli değildir. Diğer deyişle yaşayanların varlık duyuşunu anlamlı hale getirmek gibi yüksek bir amacı teklif etmez. Fiziki yaşamı uzay zamanda aşarak evreni adeta dünya ile doldurmayı hedefleyen ahenksiz bir önermeye sahiptir. Dünya tasavvurunu sınırları dışına taşırmak öncelikle köken, son ve ikisi arasındakini bütünleyen insani bilgiyi külli önermeden, yani ilahi bilgiden kopararak anlamı buharlaştırmaktadır. Bu tezahür günümüzde insansız insan, doğasız doğa, tarihsiz tarih, yersizlik, zamansızlık, esrik bir sınırsızlık ve örtük bir ölümsüzlük görüngüsüyle bilinmektedir. Çağa daha müspet bir zeminden bakarak, onu dengeli kavramlarla nitelendirebilmek ise uzak bir hayal değil. Hemen hemen her çağda haz ve hız olgusu bulunsa da, peygamberler maneviyat eksenli dengeli bir değişimin örneklerini ortaya koymuşlardır.

​

Âlemin genişliğini kavramak sükûna hareket, harekete de sükûn mesajı verir. Dünyanın, dibini sıyırabileceğimiz bir tabak olmadığını anlarız. Yaratılışın, ilahi rahmetin eseri olduğunu derinlemesine hissederiz. Doyumsuzca tüketsek de, israf etsek de bu bereketi bitiremeyiz. Hedonizm bağlamında haz, bizim için gönüllü olarak genişleyen âlemi daraltmayı salık verir. Arzular bile zamanla tükenirken, beklentilerimizin imgeleri sürekli değişirken onlara sınırsız bir alan tanımlamak fıtratımızla çelişir. Sınırsızlık, insan yaşamının erken kıyameti olur. Konuya daha iyi açıklık getirmek için Dr.Mustafa Merter’in Kaliforniya Sendromu üzerine yaptığı çalışmayı ve tespitleri incelemekte fayda görüyorum. Kaliforniya Sendromu “sürekli olarak tüketim algısı ile yaşayan ve zamanı, parayı, eğlenceyi ve hazzı sınırsızca tüketen bir toplum” tanımını içererek açıklanır.[2] Merter, yıllar önce Kaliforniya ziyareti sırasında yaşadığı anısını aktarıyor ve diyor ki: “… Bu arada hippilerin ikisinin, arkamdan bana doğru yaklaştıklarını hissettim. Doğal olarak irkildim. Sırtımı bir trafik levhasına dayayarak beklemeye başladım. Birkaç metre yaklaştıklarında hippilerden önde olanı, “Hey bayım, bize birkaç dolar verir misin?” dedi. Umursamaz bir tavırla, yüzümü onlara dönmeden sakince, “Toz olun” dedim. Kaslarım gerilmişti, artık her şeye hazırdım. Hippiler birkaç adım daha atıp bu kez önüme geçtiler. Daha uzun boylu olanı, “Ne kızıyorsun be adam, bari bir sigara ver” dedi. Ben yine aynı tavırla hiç konuşmadan, kesin bir ifadeyle elimle “Yallah” işareti yaptım. Arkadan gelen hippi önüme geçip bana doğru eğildi. Bir süre güneş gözlüklerinin ardından baktıktan sonra, beni hayrete düşüren bir istekte bulundu. Her şeye hayır demeye hazırdım ama bu isteği geri çevirmedim, çünkü hippi elimi tutmak istiyordu! Gayriihtiyari elimi uzattım ve hiç tanımadığım bu adam 30 saniye kadar elimi tuttuktan sonra yavaşça bıraktı. Yorgun bir sesle, “Verdiğin enerjiye teşekkür ederim” dedi. Bunu söylerken gözlüklerini çıkarmış olduğundan göz göze gelmiştik. Adeta kanımın donduğunu hissettim, yaşayan bir ölüyü andıran gözleri bomboş bakıyordu…”[3]

​

Dr.Mustafa Merter’i hayrete düşüren deneyime baktığımızda ne görüyoruz? Eğlence odaklı ve bedensel hazların ön planda bulunduğu bir yaşam tarzını ölçüsüzce deneyimleyen kişilerin düştüğü derin boşluğu. Tüketim odaklı yaşam tarzının bencil bir kişilik modeli geliştirdiğini. Birey, kalabalıklar içerisinde yaşasa da yalnızlık hissettiğini ve gerçek anlamda mutlu olmadığını… Dahası her şeyi tükettikten sonra, tüketecek bir şey kalmadığında belirsiz bir tokalaşmadan alacağı enerjiyi bile nefsinde metalaştırdığını… Hippilik dünya kültüründe sivil itaatsizliğe verilebilecek en uç örneklerden birdir belki de. Lakin konu sadece muktedirlerin adaleti ve barışı sağlamadaki başarısızlığına tepki gösterme düzeyinde kalmıyor. İtaatsiz sivil, ilkeli bir diriliş amacına sadık kalmadığında ruhundaki derin arzuların kuyusuna düşebiliyor.

​

Kaliforniya örneği manidar zira Amerika’da Los Angeles, Texsas, Kaliforniya, New York gibi modernizmin tapınak şehirlerinde yaşam gayet hızlı akıp gitmektedir. Işıltılı mekanlar, gece hayatı, alkolün ve uyuşturucunun adeta masum kaldığı çılgınlıklar, sadizmin, röntgenciliğin, teşhirciliğin, pornografi bağımlılığının, grup cinselliğinin, eş değiştirmenin, aldatmanın, sibyancılığın ve sanal seksin enteresan örnekleri bu şehirlerde yoğun bir şekilde bulunmaktadır. Yıllar önce izlediğim, Netflix platformunda yayınlanmış Lucifer adlı diziyi anımsıyorum. Dizideki Lucifer, itaatsizliği ve saygısızlığı nedeniyle babası Tanrı tarafından ilahi makamdan kovulmuş, yeryüzünde insanlarla yaşamaya mecbur kılınmış, şeytanın talihsiz yazgısını insanlık ölçeğinde temize çeken güçlü bir karakter olarak ön plana çıkıyor. Los Angeles’te kendisine ait bir gökdelende yaşayan Lucifer son derece lüks bir gece kulübü işletirken hizmet portföyünde müşterilerine sıra dışı deneyimler sunuyor. Çılgınlık kültürünü vitrinine yansıtan dizinin tezi ise, Tanrı’nın yarattıklarını artık umursamaması, sınırların anlamsızlaşması, şeytanın şahsında bireyciliğin kutsanması, insanın kendi yazgısına yegâne güç yetiren olarak belirmesidir. Özetle dizi, bizim sendrom olarak tanımladığımız bozulmayı Hristiyan teolojisinden hareketle yeni bir yapılanma düşü olarak kurguluyor. Böyle bir bağlamda derin bir boşluğa düşünce yaşanan maneviyat krizinden arınmayı sağlayacak “Nasıl yavaşlayabilirim?” sorusunu veya arınmanın tinsel açılımı olarak “anlam arayışını” merkeze alarak iyileşme ümidi de gerekçesini yitiriyor.

​

İnsanın anlam arayışını içgüdüsel itkilerin ikinci aklîleştirmesi değil de hayatın temel isteklendirmesi olarak gören Victor Emil Frankl, bireyin değerler ile münasebetinde anlam arayışını tetikleyen etkeni sorgularken bilincin altında devinen içsel çatışmaları gizlediğine dair durumu kaidenin istisnası olarak kabul eder. Frankl, “Bu vakalarda, gerçekte uğraşmamız gereken şey sahte değerlerdir ve bunların maskelerinin indirilmesi gerekir” der. Vaka da hemen hemen herkesin yaşadığı popüler bir dilemmayı anlamaya çalışan anket çalışmasında karşımıza çıkar. Frankl’ın aktardığına göre Jhon Hopkins Üniversitesi’nden sosyal bilimciler, 48 farklı üniversiteden 7 bin 948 öğrenciye bir anket uygular. Ankette öğrencilere kendileri için “Neyin çok önemli olduğu” sorulur. Öğrencilerin yüzde 16’sı “para kazanmak” şıkkını işaretlerken yüzde 78’i ise “hayatımda bir anlam ve amaç bulmak” şıkkını işaretler. Frankl, sahte değerlerin maskesini indirdikten sonra, insanın hayatını mümkün olduğu kadar anlamlı kılma isteğiyle yüzleştiği anda maskeyi indirme işlemini bırakması gerektiğini söylemektedir. Birey veya psikolog doğru zamanda durmazsa, sahte değerleri tespit etme ereğinin insandaki hakikatli olan şeyleri temelsizleştirip çökertmeye yöneleceğini hatırlatmaktadır.[4]

Günümüzde halen “Değerler var mıdır?”, “Değerlerin bir metafiziği var mıdır?”, “Hangi değerler mutlak, hangi değerler görecelidir?” şeklindeki sorular, anlam arayışını sağlam temeller üzerine inşa etme sürecini sorgulamaya eşlik etmektedir. Bu sorgulama beraberinde aidiyet odaklı değerler ile sahiplik odaklı değerlerin çatışmasını felsefi düzlemde ele alırken küreselleşmenin medeniyet perspektifinde geleceğe dair tezlerini de tartışmaya açmaktadır. Popüler kültüre baktığımızda aidiyet odaklı değerlerin işlevsizleştiğini, sahiplik odaklı değerlerin ise işlevsel hale geldiğini görüyoruz. Nitekim modern dönemin ruhu, anlam arayışını içgüdüsel itkilerin ikinci aklîleştirmesi olarak kurgulama özelliği gösterirken üst anlam üretiyor. Bu bağlamda birey tüketim toplumunda mutluluğa erişmek isterse değerler metafiziğinde para kazanmaya ve harcamaya özel bir yer ayırmalıdır. Tüketim toplumunda doyuma ulaşmak için baba figürüyle yaşadığı gerilimi ya bilinçaltı dehlizlerine hapsetmeli ya da redd-i mirasla yeni bir baba figürünün sultasında histerik bir özgürlüğü mutluluk maskesiyle kanıksamalıdır. Vaka dar bir âlem tasavvurunda gerçekleşeceği için ölüm ve ötesi gibi içgüdüleri dengeleyen belirlenimlere özel bir başlık açmaya gerek duymayacaktır. Sahte değerler üzerine kurulu yeni aidiyet odaklanması özgürlük, bağıl sevgi ve amaçsallık gibi varoluşumuzdaki temel ihtiyaçları manipüle ederek simülatif cennete manevi göçü dayatacaktır. İşte benim düşüncemin işaretlediği yer tam olarak burası. Haz ve hız çağının yapı-bozuma uğrattığı Tanrı, insan ve âlem tasavvurunu nasıl yeniden yapılandıracağız? Tanrı’nın, insanın ve âlemin varlığını mebde, mead ve ikisi arasındaki mevcudu bağlamında duyulara, akla ve nakle nasıl arz edeceğiz? Rabbimiz bize sonsuz bir sevgi ve lütufla bakarken biz de O (c.c.)’na derin bir saygı, sevgi ve ümitle bakabilecek miyiz?

​

Hayatın anlamı logoterapide, “Önemli olan genel olarak hayatın anlamı değil, insan hayatının verili bir andaki özel anlamı” şeklinde açıklanmaktadır. İnsan kendisine hayatın anlamının ne olduğunu sormak yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunu anlaması gerekir.[5] Burayı incelerken aklıma Kemal Sayar’ın ibnü’l-vakt olmayı övdüğü bir sohbetinde mutluluğun metafiziğini açıklarken kullandığı şu ifade geldi: “Genişleyen bir ân’lar silsilesinde zaman bilincine sahip olmak.” Eğer insan, her anın kendisine bahşedilmiş başlıca değer olduğunu kabul ederse tebessüm etmek için güçlü bir neden bulur. Yaratılanlar arasında soru sorabilecek başka akıllı varlık bulunmadığına göre “Hayatın anlamı nedir?” sorusu doğal olarak “İnsanın anlamı nedir?” şeklinde aşikâr olur. Haz ve hız çağında insanı nesne, nesneyi de insan gibi algılama mesajı veren sesler duyarız. İdrakimizin payına aslına uygun olmayan kurgular düşer. Ortalama bir ömür yaşayıp da kendisini mutlu hissedemeyen bireyin problemi, içinde yaşadığı çağı kusursuz bir kurgu olarak idrak etmesi ve varoluşunu sınırlandırmasıdır. Hz.Ali (r.a.)’ye atfedilen bir sözde şöyle denir: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” İçimizde, yaşadığımız çağdan daha büyük bir âlem taşırız. Bu çağda işler yolunda yürümüyor diye insanlığımızdan taşan umudu terk edemeyiz.  Onca ân’lar içinde bir ânı bulabilir ve bu ânla gamın ve kederin zindanından kurtulabiliriz. Öyle bir ân ki ömür boyunca huzurla anımsanır. Kişi hangi yaşta eğilirse eğilsin, baktığında o ânın yaydığı koşulsuz umutla yeniden yeşerdiğini görür.

​

Viktorl Emil Frankl’ın logoterapide sevgiyi şöyle açıklamaktadır: “Sevgi, bir insanı kişiliğinin en derinlerine kadar kavramanın tek yoludur. Kimse başka bir insanın derinliklerini onu sevmediği sürece kavrayamaz.”[6] Acaba bütün huzursuzluklarımızın temelinde yatan etken sevgiye dair duyduğumuz açlık olabilir mi? Düşe kalka yaşarken tıpkı anne rahmindeki gibi güvenli bir yer arıyor fakat bulamayınca veya dünyayı güvenli bir mekan olarak inşa edemeyince kaygılarımız ve korkularımız mı derinleşiyor? Sanıyorum sevgi temelli bir bakışla derinliklerini kavramayı arzuladığımız yaşamı verili ve anlamlı biçimde görebilmek için yavaşlamamız gerekiyor. Belki bunu da fark ediyoruz ama peşimizdeki soru yeniden ortaya çıkıyor. “Nasıl yavaşlamalıyım?”

​

“Sevgi, bir insanı kişiliğinin en derinlerine kadar kavramanın tek yoludur. Kimse başka bir insanın derinliklerini onu sevmediği sürece kavrayamaz.”

Yavaşlamak için yapılması gerekenleri özetleyecek olursak:

Birincisi, insani bilgide köken, son ve arasındakini kapsayan geniş ve genişleyen bir âlem tasavvuruna sahip olmak.

​

İkincisi, daima bir anlam arayışında bulunmak.

​

Üçüncüsü, insanın anlamına amaçsallıkla eşlik etmek. Zira yer, zaman ve eylem amaçla birlikte açıklık kazanır.

​

Dördüncüsü, sadece belli değerlere değil, değerler metafiziğine de sahip olmak. Zira anlam arayışında üst anlam sürekli gereksinir.

​

Beşincisi, sahte değerleri saptadıktan sonra saptama işlemini bırakmak ve gerçek değerleri hayata geçirmeyi hedefleyen yeni bir eylem haline geçmek.

​

Altıncısı, kendimize “Neden yavaşlamalıyım?” sorusunun cevabını vermek. Kim bilir, belki de manevi olarak olgunlaşma sürecinde belli bir yol kat etmişizdir. Yolda edindiğimiz hikmeti ve iyiliği yaşama konusunda hızlanmamız gerekiyordur. Zira yaşanmayan her değer, zamanla solar ve ufkumuzdan çekilir. Değerler, odamızın bir köşesinde adeta bir nesne gibi atılana değin durmaz.

​

Burada sıraladığım altı adım, insan fıtratındaki unutkanlık, acelecilik ve cahillik gibi zayıf yönlerin ortaya çıkardığı sıra dışı gerilimin yaşanması olarak hızın zararlarından arınmaya yöneliktir. Dünyevileşme sadece yerel bir etki biçimde ortaya çıkmıyor. Zygmunt Bauman’ın deyimiyle “akışkan zamanların” yıkıcılığını önlemek için kelebek etkisine ihtiyacımız var. Yani sistemin başlangıç verilerinde küçük değişiklikler yaparak iyileşme yönünde köklü ve kuşatıcı sonuçlara ulaşabiliriz. Nitekim fabrika ayarlarına dönmek de yavaşlamayı salık veriyor.

​

93 Model kırmızı Broadway bir araçta bulunduğumuzu farz edelim. Araçtayız ve birlikte ilerliyoruz. Cadde üzerinde ilerlerken dondurmacı dükkanını görüyor ve canımız dondurma çektiği için durmak istiyoruz. Yavaşlamak için frene basıyoruz ama araç durmuyor. Fren sistemi devre dışı, frenler boşalmış, durmak için ihtiyaç duyduğumuz sistem o anda aktif değil. Dondurmacıyı zaten gözden kaçırdık ve üstüne daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Kaza yapma riski. Fren sistemi araçta aktif bulunuyor olsaydı hem dondurma yiyecek hem de kaza yapmayacaktık.

3.png

Arabadaki küçük bir çizik ve gıcırtı bile ehlinin gözüne çarpar. Ehli de en kısa sürede tadilata girişir. Yaşam da böyledir. Ufak tefek kusurlarımız elbette olacak. İnsanız, daima eksiğiz ve zayıf yönlerimizi tadil ederek tamamlanacağız. Lakin kusur kabına sığmazsa zarar olarak taşar. Bizi olası zararlardan koruyacak manevi bir fren sistemini gereksiniriz. Bütün sözlerimiz, eylemlerimiz, duygularımız fren sistemiyle dengesini sürdürür. Az ve öz konuşmak dilimizin frenidir. Kaba kuvvete başvurmaktan sakınmak eylemlerimizin. Öfkeyi yenmek ise kalbimizin freni. İsteriz ki şu kısacık dünya hayatında zarara uğramayalım. Herkes yaşamına özen göstersin. Baskı balatalarını yenilesin. Sinirlerine hakim olsun. Kendi çöpünü çöp kutusuna atsın. Apartmanda gecenin bir yarısında yüksek sesle müzik dinlemesin. Sıra bize gelince ise aklımıza ilk önce geçerli bir mazeret üretmek ya da tepkiye kayıtsız kalmak gelir. Kimisi sosyal hiyerarşideki yüksek yerine, kimisi parasına, kimisi çevresine ve kimisi de egosuna güvenerek özeleştirinin sağaltımıyla veya mütevazı bir özürle durulanmak varken pazısını gösterir. Oysaki başkasının ihtiyacı olan fren sistemine aynı şekilde biz de ihtiyaç duymalıyız. Hani kusurdan zarara geldik ya. Zarar da kabına sığmayınca zulüm, eziyet ve külfet olarak taşar. İnsanın kusur ve zulüm arasında değişen zayıflığının sebebini kavrayarak hızını orantılı ayarlaması, fren sistemine sahip ve duyarlı olması gerekir.

​

Kemal Sayar Yavaşla adlı eserinde, “Tükenmişliğin son demlerinde insanlar, kendi mutsuzluklarından kaçmak için daha da hızlanıyorlar. Hız modern dünyanın dehşet ve kuraklığına karşı kalkan işlevi görüyor. Hızla birlikte unutmak mümkün oluyor.” diyor.[7] Hedonizm bağlamında hazların kutsanması, acıya karşı direncimizi zayıflatan bir etken. Haz eşiğiyle birlikte duyum eşiğimiz de derinleşiyor. Sadece nefse hoş gelen şeyleri değil, nefse ağır gelen şeyleri de derinden hissediyoruz. Bilincimiz modern dünyanın haz görünümlü tuzaklarından kaçınmak için unutmayı önceliyor. Hatırlamanın yükünden, fren sisteminin sorumluluğundan, detayların ağırlığından uzaklaşmak istiyoruz. İdrak kareleri hızlı hızlı geçince unuttuk zannediyoruz. Fakat bilincimizden dışladığımız gerçekler bilinçaltımızda birikiyor. Sırtımıza binmiş, görünmeyen heybedeki yük ağırlaşınca geriye dönüp hatırlamaya çabalıyoruz. Gecikmiş bir yüzleşme, nefis muhasebesi ve arınma isteği de zaman istiyor.

​

Kemal Sayar hocanın başka bir yerinde tespiti ise şöyle: “Tabiatı telaşlandıramayız. Yağmuru, rüzgarı, gündüzü acele ettiremeyiz. Her şey kendi zamanında gerçekleşir. Aynı şekilde biz de kendi dünyamızın doğal ritimlerine bağlı kalır ve onlara saygı duyarsak, daha farklı ve daha anlamlı bir biçimde yaşamayı öğrenmiş oluruz. Bunun için uzun süre beklemeyi bilmemiz gerekir. Beklemek ve sabır, hayatımızdaki ayrıntıları daha iyi fark etmemizi sağlar. Kusurlu insanlarız hepimiz. Bu yüzden her birimiz biriciğiz. Her şey olmamıza, her şeyi yapmamıza ve her şeyi bilmemize imkân yok. Yetenek ve hünerlerimiz kadar, kusur ve incinebilirliğimiz de bizi tanımlıyor.”[8]

​

Kendi dünyamızın doğal ritimlerini keşfederek işe başlayabiliriz. Bedenimizi, ruhumuzu, ruh-beden bütünlüğünü kavramak güzel bir başlangıç olur. Bauman’ın deyişinden hareketle, madem akışkan zamanlardayız, o vakit akışkanlığın içine anlamlı ve iyi şeyleri katarak süreci hayra ve berekete çevirebiliriz. Her zaman ışıltılı mekanlara giderek yüksek çözünürlüklü fotoğrafların arkasından dünyaya bakmak zorunda değiliz. Sakin, yemyeşil, dupduru bir ormanda sinyalsiz yürüş; doğayla can ciğer olmak; gözleri yumup rüzgarın esişine kulak vermek; dalgaların sesinde durulanmak… O ânın idrakine varmak, diğer ânların kıymetini verir insana.

​

Hacı Bektaş-ı Veli’nin gönüllere zerk olmuş meşhur vecizesiyle yavaşlamanın yollarını arayabiliriz.

​

“Eline, diline, beline sahip ol!”

​

Bazen müşfik bir el omzunuza dokunur. Dokunuş usulca içinize siner. Elin sahibiyle aranızdaki görünmez bağlar pekişir. Bu dokunuşu değerli kılan, elin sahibinin iletişimine özen göstermesi ve içten paylaşımıdır. Dokunuşu diğer dokunuşlardan ayıran ise ritmidir. Doğru dokunuşlar muhatabın gönlünde kalıcı izler bırakır. Umut yorgunu birinin omzuna yavaşça dokunmak, “Umut et sevgili dostum! Yalnız değilsin” mesajı verirken kaygı yorgunu birinin omzuna ölçülü biçimde sertçe dokunmak, “Kaygılanma! Sen cesur birisin, nice engelleri aştın, nicesini aşacak güce de sahipsin. Haydi! İşe koyul!” mesajı verir. Ellerimizdeki sihrin farkına varabilsek, temaslarımızda daha özenli olabilirdik diye düşünüyorum. Çağın ruhuna has yönleriyle tükenmişlik sendromundan muzdarip canlarımızın belki de ritmik dokunuşlara ihtiyacı var. Eş, dost, akraba, komşu ve tanıdıklar arasında adeta mekik gibi dokunması gereken ilişkileri kaybetmekten kurtarıp daha sağlıklı bir seviyeye getirmek temaslarımızı estetize etmekle mümkün.

​

7 Yüz adlı dizinin bir bölümünde durgun bir karakter, temas etme problemiyle sahneye çıkar. İş yerindeki arkadaşlarıyla iletişimi kısa, resmi ve yüzeysel cevaplardan ibarettir. Bir gün iş yerinden çıkarken, elindeki evrakları düşürdüğü ve toplamaya çalıştığı esnada karşı binanın duvarında bir psikoloğun reklamını görür. Temas problemini aşmak için psikoloğa gider. Hipnozla başlayan tedavi yöntemine mistik-astrolojik telkinler eşlik eder. Psikolog, durgun karaktere tedavinin kesintiye uğramaması için aynada yüzüne bakmamasını söyler. Karakterin yansımalarla imtihanı da burada başlar. Her şey yolunda giderken yüzünün yansımasını görünce hipnoz bozulur. Sürünceme devam ederken yeni bir şok yaşar karakter. Haberlerde danışmanlık aldığı psikoloğun sahtecilikten tutuklandığını öğrenir. Hızla evinden çıkarak psikoloğun yanına gider ve hipnozun kesildiği aşamada ısrarla ne yapması gerektiğini sorar. Psikolog, durgun karaktere, yanlış bilgiler verdiğini ve yoluna devam etmesi gerektiğini söyler. Yoluna devam etmelidir çünkü insanın iyileşmesini sağlayacak güç kendi içindedir… İç dünyamıza doğru düzgün temas edersek yaşantımızda ciddi dönüşümler geçireceğimizi görürüz. Eğer konu temas etmekse, ilk temas kendi ruhumuza olmalıdır. İnsanı girdap gibi savuran kötü eğilimlerin karşısında keşfedilmeyi bekleyen hisler ve bakış açıları bulunur. İyilikle temayüz etmek için kendilik bilincimizi besleyecek keşif yolculuğuna çıkmak gerekir. Her şey hızla akıp geçiyor olabilir. Eğer istersek yavaşlayabiliriz. Dışarıdan alınacak telkinlerin işe yarayabilmesi için iç dünyamızın sıhhatli ve sağlam olması gerekiyor.

​

Hız, yüzeysellikle yakın anlamlı. Hızla giderken detaylardaki inceliği fark edebilmek imkansız. Acelecilik, fiziksel ve psikolojik şiddetin temelinde yatan etkenlerden biri. Cetlerimiz, “Acele giden ecele gider.” demişler. Sosyal ilişkilerde muhatabımızın eksikliğinden dert yanıyoruz. Unutulmak, görmezden gelinmek, ilgi ve alakaya karşılık bulamamak neredeyse bütün ilişkilerin başına gelen talihsiz birer kaza. Kalite internet hız limitiyle ölçülür hale geldi. Atılan mesaja 1 dakika civarında geç yanıt vermek ilgisizlik olarak yorumlanıyor. Hıza ayak uyduramamak canımızı yakıyor. Artık ellerimiz kadim dostlarımızın sıcacık ellerine dokunmak yerine profillerine dokunmaya alışıyor. Benzer yaşam tarzını yaşıyor, benzer dertlerden yakınıyoruz ama empatik bir farkındalıkta buluşamıyoruz. Keza iş hayatında çıkarcı ilişkilerin hızına erişebilmek imkansız. Hızlı olan kazanır, yavaşlayan kaybeder. El çabukluğu emeğin ufkundan uzaklaşırken liberalizmin ilkesiz atmosferinde adaletsizliğe, hırsızlığa ve ihanete dönüşebiliyor. Emanet bilinciyle varlığa dokunabilmek için özen ve dikkat ölçüsünde yavaşlamak şart.

​

Dile sahip olamayınca önce eylem bilincini yitiriyoruz. Konuştuklarımızla eylemlerimiz arasındaki makas açıldıkça açılıyor. Gürültülü, patırtılı, harala gürele yaşamak hızın dile yansımalarıdır. Kalp, inceliğini yitirdikçe katılaşır. Akıl, derinliğini kaybettikçe küçülür. Ruh, hikmeti mütemadiyen arzularken hızın dilde kurduğu tuzaklara düşerse ruhdaşına zarar verir. Ötekini kucaklamak, halden anlamak, yarenlik etmek, iyiliği ve güzelliği paylaşmak dili edep dairesinde uslandırmakla mümkündür. Duyguları, kelimeleri, üslubu özenle seçebilmek de yavaşlarsak mümkündür. “Küpün içinde ne varsa dışına o sızar” atasözünden mülhem olarak, küpümüzün içini seçkin, hikmetli ve hayırlı kelimelerle doldurmalıyız. Böylece dil, edeple yaşama hususunda ruhlarımıza kaynak olacaktır.

​

Hacı Bektaş-ı Veli kutlu nasihatinde nihayet, “Beline sahip ol!” diyor. “Eyvah!” dememek için “Eyvallah!” diyerek bağrımıza basmalıyız bu nasihati. İnsanlık beline sahip olmazsa evvel emirde geleceğini kaybeder. Hayâ perdesi bir kez yırtılırsa dikiş onu tutmaz. Özel hayatın gizliliği ilkesine riayet etmek ancak yavaşlarsak olur. Başkasının dünyasına rıza ile girdiğimizde saygınlık kazanırız. Beline sahip olan, cüssesine hâkim olur. Cüssesine hâkim olan da saygınlığını muhafaza eder. Bedenimiz, cinselliğin tapıncına kurban edilemeyecek kadar değerlidir. Hazların esaretinden ve hızın yıkıcılığından kurtulmak istiyorsak bedenimizle vefalı bir dost gibi konuşmalı, edep dairesini hatırlatmalıyız. Hâsılı yavaşlarsak elimiz, dilimiz ve belimiz uslanır.

​

Seksoloji, bireyler arası fiziksel, psikolojik, toplumsal, kültürel, siyasi ve manevi yönleri bulunan cinselliği konu alır. Uzmanlar, yaşadığımız çağda cinselliğin doğal bir olgu olmaktan çıkarak ticari bir olgu haline gelmesiyle karmaşık bir yapı arz ettiğini söylemektedir. Cinsel davranışın kapsamı artık erkek cinselliğinin ve kadın cinselliğinin kesişim alanında fizyolojik bir dışa vurumdan ikinci aklîleştirme alanına doğru genişlemiştir. Cinselliğin sınırları geleneksel toplumlarda yaşamın saygınlığını ve insanlık onurunu korumayı hedefleyen dini değerlerce belirleniyordu. Modern toplum ise var olan sınırları ve manevi değerleri, geçmiş toplumların kabileci yaşantısında ortaya çıkmış tarihsel bir kabul şeklinde nitelendirerek cinselliği sınırlarından dışarıya çıkardı. Çünkü insan, kendi varoluşunu tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için, varlığının dışında herhangi bir belirleyici ilkece önerilen tasavvurdan arınmalıydı. Literatürde cinsel davranışın sapkın yönlerini ifade eden örnekler, modern toplumda doğal yapı üzerinden sivil itaatsizliği simgeleyen kapsamlı davranış bozukluklarına doğru genişledi. Örneğin parafililer arasında teşhirciliği, fetişizmi, pedofiliyi ve sadizmi görürüz. Kitle iletişim araçları yoluyla teşhirciliğin telkin edilmesi tikel bir eylem olarak kalmıyor, cinsel davranışın sınırlarını da genişletiyor. Birey, ticari muktedirlerin belirlediği daha geniş sınırlarda sivil itaatsizliği kısır bir döngüde deneyimlerken hem fıtratını aşıyor hem de histerik-gizil bir tahakkümün altında zorbalanıyor.

​

Cinsellikte sıra dışı örneklerin, fıtrata aykırı olmasına rağmen kitle kültürüne dönüşerek kabul görmesinin temelinde sosyo-psikolojik etkenler bulunmaktadır. Hız çağında bedene kurulan tuzaklara düşmemek için öncelikle yaşamı sevince, değerli olanı da övünce dönüştürmeli, umudu takviye etmeli, anlam arayışını sürdürmeli, varlığa rahmet nazarıyla bakmalıyız.  Kısaca önce iç barışı sağlayabilirsek bedene sahip olabilme olasılığı da artacaktır. Cinsel davranış sapmalarını iyileştirmek için yavaşlamak, kök ilişkileri yeniden düşünmek, dünyamızın modern psikolojinin ve küreselleşmenin kanıksamalarından daha geniş bir çevrene sahip olduğunu idrak etmek lazım.

​

İrade, ötekinin kanaatine indirgenemeyecek kadar soylu bir güç. Akıl ve Allah sevgisi nefsi kemâle erdiren umut kaynakları. Yani yıkıcılığı, boşluğu ve kökten kopuşu kaçınılmaz bir yazgı olarak görmemek için güçlü nedenlerimiz var. Hızla giderken iyiliği ve güzelliği fark edemeyiz. Yavaşlarsak, yüreğimiz ferahlayacak.

​

Bir ân vardı. O da şu ândı… İçine neler sığıyor bir bilseniz? Ne dersiniz? Yavaşlayalım mı?

​

Dipnotlar:

​

  1. İhsan Fazlıoğlu, Kendini Aramak, Ketebe Yayınları, İstanbul 2023, 33.

  2. https://www.epsikolog.com/yazi/kaliforniya-sendromu.

  3. Mustafa Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2007, 430-431.

  4. Victor Emil Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Okuyan Us Yayınları, İstanbul 2024, 105-106.

  5. A.g.e., 114.

  6. A.g.e., 116.

  7. Kemal Sayar, Yavaşla, Kapı Yayınları, İstanbul 2024, 43-44.

  8. A.g.e., 52-53.

bottom of page