top of page
Image by Mehdi Sepehri

SÜLEYMAN'IN KUŞLARI

Öykü

Kudüs’te gün doğmak üzere. Zaman yayını germiş, güneş alabildiğine huzmelerini yayıyor. Davud’un sarayını dimdik ayakta tutan sütunlar sapsarı parıldıyor. Haremin Zeytin Dağı’na bakan penceresinden içeri giren rüzgar, sola selam verince yüzünde dağılıyor. Suretinde çizgi çizgi siretinin belirgin izleri var. Davud, gece gördüğü rüyanın ruhuna sirayet edişini anlamaya çalışıyor. Kavminin kaderine denk kaygılarıyla krallıkta geçen onca sene, Tanrı’ya gün doğumuna değin süren yakarışlarıyla yatışıyor. Çağı baştanbaşa kuşatan hükümranlığı, soylu koşum atları, çevik askerleri ve refah içinde yaşarken tam bir teslimiyetle itaat eden halkıyla zulmün kol gezdiği Arap Yarımadası’na düzenlediği seferlerden son­ra yükselişin büyük bir sınanmaya kapı aralayacağı gerçeğiyle her gün yüzleşirken peygamberî rikkatle sürdürüyor yaşamını. Onca zenginlik, bolluk, en çe­tin orduların bile kazanamayacağı hâkimiyet Tanrı vergisiydi. İsrailoğlu bir su damlası gibi gözesinden yatağına serpildi. Büyüdü, genişledi, yüceldi; koca bir nehir olup Dicle’den Fırat’a taştı. Sapsarı, sıcak, kurak ve bitimsiz bir deryayı andıran çölün ortasında Davud’a varıncaya değin nice bıldırcın eti, buzağı, ekin, hıtta (!) geçti kaderinden. Oysa yaşamın sırrı değil miydi sinede öbek öbek biriken; her canlı gibi ne bir an ileri ne de bir an geri düşerek, toplumlar da kemaline erişir, hükümranlık hakiki sahibinin kudret eline tazelenmek üzere yeniden dönerdi. Bir sabah namazı secdede yücelen nübüvvet mührüne teslimiyet ve adaletine binaen yeni bir lütuf verilmek üzereydi. Tanrı kendisine peygamberlik mirasını devam ettirecek kutlu bir ruh bahşedecekti. En gerçek rüyaların göz kapaklarından yüzüne doğru usulca süzülüşünü tabir edecekti. Davud’un aldığı müjde Bat-şeba’nın dilinde bütün uygarlık öyküsüne namzet olacak timsale dönüşecekti. “Yahve onu korusun!” nidalarıyla doldu Kudüs sokakları. Bat-şeba kocasının mührünü onurla taşıyacak yavrusunu “Şelomoh” diye çağırdı. Davud’un zamanında tebellür eden ilahi hükümranlık barış, selamet ve sükûnetle Süleyman’ın yazgısında çağın ruhunu kaplayacaktı. Halk tahakkuk eden bu mucizeyi büyük bir sevinçle karşılarken Natan, müjdeler müjdesini “Yedidya” diye anacak, bilgeliğiyle bütün dünya üzerinde hüküm sürecek nübüvvet nişanesini “Yakeh” diyerek kutlayacaktı. Hoş geldin Tanrı’nın müjdesi, Davud’un göz bebeği, halkının teslimiyet ve adalet mihveri.

​

“Biz Dâvûd’a Süleyman’ı armağan ettik. O ne iyi kuldu! Yönü hep Allah’a dönüktü.” Sâd 38/30

​

Bütün kardeşler hükümranlığı taşıyabilir, babanın mirasını ihya edebilirdi. Ne ki bu hükümranlık yaldızlı kumaşlardan, yere çakılı dağları andıran sütunlardan, bölük bölük atlardan ve askerlerden ibaret değildi. Sır mühürle mündemiçti. Fezadan kopup Kudüs’ün dağları arasına özenle dizilmiş bunca nimeti yeryüzüne bahşeden Allah’ın inayetiydi. Yaratanına tam bir teslimiyetle bağlı, bilgeliği adalet ve hikmetle tevil eden baba Davud’un yaşamın en ve­ciz sırrına, kulluk sırrına derin vukufiyetle gark olmasıyla etrafını çepeçevre saran faziletiydi. Levh-i mahfuzun açıldığı sandukanın yanında duran kader kalemini, hokkayı ve diviti tutan kudret eli mührü sâdıkayı Süleyman’a vermişti. Bu sırrın semadan yeryüzüne yayıldığı hikmeti sefehinden ayırt edip peygamberlerin heyecanını hisseden, sesini duyup hakikat çağrısına gönül verenler hakkı sahibine vicdanen teslim ederken refahın ve bolluğun yanılsamasına kapılıp tahtın bereketini kılıç hakkına indirgeyenler ise Süleyman’a verilen krallığı, hakkında asılsız iddialar ortaya atarak sarsmayı dava ediniyorlardı.

​

Amalika ile yapılan savaşın ardından Davud gücüne güç katmış; ticaret kervanlarının geçtiği yollarda güvenliği sağlamış; halkının ihtiyaç duyduğu hububat, baharat ve madenlere ulaşımın önündeki engelleri ortadan kaldırınca yeni karargah şehirler tesis ederek istikrarı sağlamıştı. Davud, ilerleyen yaşına rağmen zafiyet göstermeden idareyi merkezileştiriyor, Filistin’den Mısır’a değin uzanan sınırları tahkim ediyor, yeni fethedilen şehirlerde yaşayan insanların ihtiyaçlarını adil ve hikmetli yönetimiyle gözetiyordu. Ne ki her geçen gün yaşlandığını daha yoğun hissediyordu. Kendisinden sonra krallığı adaletle yönetecek varisini belirlemek için başkahini, kâhinleri, ordu kumandanını, baş vali ve özel danışmanını toplayıp konuyu istişare etme kararı aldı. On iki oğlu arasında bu ihtişamlı krallığı yönetecek kralın kim olacağına dair merak yeni değildi. Ancak meclisi ve halkı tarafından sevilen Davud’a duyulan saygının önüne olası bir fitnenin geçmemesi için, kararını istişareye açıncaya kadar kimse bu konuyu gündeme getirmemişti. Davud, büyük oğlu Adonya’nın idare tecrübesi ve askeri stratejideki kabiliyetini göz önünde bulundurarak istişare meclisine krallığa varis olarak Adonya’yı ilan edeceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine meclistekiler Davud’un aldığı kararı şaşkınlıkla karşıladılar. Zira krallık için Yahve’nin müjdesi, peygamberlik mührünün mihveri Süleyman’ı varis bırakacağını düşünüyorlardı. Başkahin Tsadok konuşmak için meclis usulüne uygun olarak sağ eliyle yenini tuttu, asasını kaldırdı, başını öne eğerek meclis üyelerinden bir adım öne çıktı:

​

- Yahve’nin kılıcı, Musa’nın varisi, İsrailoğulları’nın hâkimi, Tanrı’nın yedi iklime armağanı ulu kralım. Sevgin, Tanrı’nın merhametinden yayılan hâledir. Gazabın, inkârcıların yüreklerini titreten fırtınadır. Adaletinle temayüzdür buyruğun. Şüphesiz ki Adonya krallığın en keskin kılıçlarından birisidir. Meclis nezdinde takdir toplamış ve İsraioğulları’nın kutsal hedeflerine giden yolda liyakatini ispat etmiştir. An­cak sahip olduğu kudretin yanında hırsı, tutkusu ve ihtirasını henüz sınanmaya tâbi tutmamıştır, dedi.

​

Başkahin Tsadok’un ardından başdanışman Natan da söz alıp usule uygun şekilde konuşmaya başladı:

​

- Ey peygamberlik silsilesinin parlayan yıldızı, bilgelik ve hikmetiyle kavmini kara gecede gün gibi aydınlatan kralım. Yahve’nin sana müjdesi, peygamberlik mührünü taşıyan Süleyman’ın misalini açıklamama izin verin. Nice ordular gezer Âdem’in şu makus karargahında. Gümüş miğferli askerleri taşıyan gürbüz atların çıkardığı nal sesleri yedi iklimde yankılanır. Hükümranlık tarihe namzet olur. Fakat zaman geçer, çağıl nehir akar, kuşlar göç diyarından döner olur. Bu kez tarih gürbüz atları farklı cihetten salar hükümranlığın üzerine. Devir değişir, kılıç sırra kadem basar, tebaa yeni krallıkların gölgesinde konaklamaya başlar. Ancak bilgi ve hikmetle siyaset kuranların, kültürle mamur olanların ömrü uzun olur. Şüphesiz aziz Yedidya da Yahve’nin İsrailoğulları’na bahşettiği peygamberlik mührünü taşıyıp egemenliği ve hikmeti Yahve’nin yolundan ayırmayacaktır.

​

Davud, meclisin görüşlerini dinledikten sonra kararını tebaasına duyurması için habercileri çağırır. Haberciler krallığın kaderini belirleyen bu mühim kararı duyurmanın heyecanı içinde taht salonuna girmek üzereyken Bat-şeba haremde endişeli şekilde beklemektedir. Süleyman henüz on üç yaşındadır. Doğduğunda herkesin sevinçle karşıladığı, yedi gün yedi gece evlerinde kandiller yakıp sokakları kaplayan tütsü kokuları içinde ilahiler söylediği ve Tan­rı’ya şükrettiği yavrusunu kral olarak görmekti kaygısı. Davud’un günlerce inzivaya çekilmesi nedeniyle kaygısını onunla paylaşma fırsatı bulamamıştı. Meclisle görüşmesinin ardından alacağı karara bağlılığı kuşkusuzdu fakat yavrusunu krallığın varisi olarak görmeyi çok arzuluyordu. Derken haremin doğuya bakan koridorunda ayak seslerini duyunca kalbinin atışları hızlandı. Sanki bir kuş gibi kafesini zorluyordu. Haberciler koridoru yürüyüp dışarı çıkarken Davud’un huzuruna çıkmayı düşündü. Şehrin dört bir yanında insanlar toplanmış, krallığın kaderini belirleyecek mühim kararı dinlemek için işlerine ara vermişlerdi. Derken dört bir yanda habercilerin sesi şehrin hızla atmakta olan kalbinde yankılandı:

​

- Ey Tanrı’nın cennete varis kıldığı aziz kavmi! Yahve sizi bütün felaketlerden, kötülüklerden koruyup bolluk ve refahla güvende kıldı. O’nun ruhunuza uzanan kudret eline sımsıkı tutunun. O’ndan başka ilahlar edinmeyin. O’nun size bahşettiği peygamber Davud’un sesine kulak verin. Bana nasıl itaat ediyor ve beni seviyorsanız Filistin’den Mısır’a uzanan krallığımın varisi Adonya’ya da aynı şekilde itaat edin ve onu sevin.

​

Şehirde yankılanan bu ses, kalbinde kanadı kırık kuşun çırpınışını yatıştırmaya çalışan Bat-şeba’yı karanlığa boğdu. Kuruyan boğazından kelimelerin yırtılarak çıkışına takat getirecek hali yoktu. Bir yanı adalet ve hikmetiyle yedi kat semaya nam salmış Davud’un kararına sükût etmeyi telkin ederken diğer yanı aynı intizarla şaşkına dönen halkın sessizliğini aşarak taht odasına gidip Davud ile konuşmasını salık veriyordu. Tam bu ikilemin içinde çırpınıp dururken koridordan gelen ayak sesleriyle irkildi. Davud’u karşısında görünce ne yapacağını bilemez haliyle yüzüne bakakaldı. Yaşlılığın bedenine vurduğu ağırlığın üzerine tarif edilemez bir yük daha sırtlanmıştı sanki. Bat-şeba, uzun zamandır içini kemiren düşüncelerini ifade etme fırsatı bulmuşken şimdi bir şeyler söylemenin güçlüğüyle boğuşuyordu. Davud, karısının yaşadığı dilemmanın farkında, aldığı kararı anlamasını bekler bakışla ona bakıyor ve habis duyguların hezeyanına kapılmamasını arzuluyordu. Bat-şeba ruhundaki kırılganlığı bir nebze olsun yatıştırdı ve Davud’un yüzüne mahcup bir edayla bakarak boğazında düğümlenen düşüncelerini ifade etme cesareti gösterdi:

​

- Sen ki yüceler yücesine gönülden bağlı bir kul, kavmini istikrarla ayakta tutan, hikmetiyle nam almış bir kralsın. Şüphesiz aldığın karara dair kanaatim, sana olan bağlılığımın önüne geçemez. Lakin gördüğün rüyanın tabirinden seni alıkoyan nedir? Süleyman’ın Tanrı’dan gelen bir müjde oluşunu sen haber vermişken nasıl oldu da mirasın adına krallığı peygamberliğe tercih edebildin?

​

- Ben sadece, evet sadece günlerdir içimi kemiren kuruntularla başa çıkmaya çalışırken aklımın telkinlerine kulak verdim. Krallığımın uçsuz bucaksız sınırlarında hüküm sürecek ruhun şeytani güruhla ancak kılıçla başa çıkabileceğini düşünüyorum. Adonya’nın Hadramut’tan Mısır’a isyancı kabileleri nasıl dize getirdiğini herkes gibi sen de biliyorsun.

​

- Kavmin senin hep yanında oldu. Tanrı’nın iradesiyle ortaya çıkan müreffeh yaşam olmasa Musa’yı birçok kez yarı yolda bıraktıkları gibi şüphesiz ki refahın peşinden gelebilecek yoksulluğa gerek kalmadan seni de kaderine terk edebilirlerdi. Sana peygamberlik verilmesi gibi tebaanın itaati de bir lütuf. Kaygılarından kurtulmanı sağlayacak olan gerçekle daha önce nasıl yüzleştiysen şimdi de yüzleşebilirsin. Dinç zamanlarında seni her daim destekleyen Yahve ihtiyarlık zamanlarında da destekleyecektir.

​

Davud, Bat-şeba’nın telkinlerinden sonra daldığı derin düşünce girdabından bir nebze olsun kurtulduğunu, sırtındaki kesif ağırlığın hafiflediğini hissetti. Sanki gökyüzünden kara bulutlar sıra sıra dağılıyor, bilgeliğinin üzerine düşen gölgeler aydınlıkla giriştiği savaşı kaybedip birer birer çekiliyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra güneşin en son gözden kaybolduğu Kaf Dağı’nın karanlık siluetine bakarken gökyüzünde inci gibi parıldayan yıldızların insicamını seyre daldı. Bu muazzam düzen, her şeyi yerli yerinde tasarlayan Rabb’inin eseriydi. Sadece yaratmakla kalsa, her şey adeta serap misali dağılır giderdi. Ya bu karanlık gece bitmese, kandiller gökte süreğen yanmaya de­vam etse, güneşi Kaf’ın ardında yitirse yeryüzünde Tanrı’nın kavmine bağışladığı bu refah ve bolluk da sönüp giderdi. Tefekkür ettikçe zihnindeki perdeler bir bir açılıyor, gönlünde Rabb’ine duyduğu sevgi tutuşup ruhunu alevler kaplıyor, içini kemiren kurtları teker teker kurutuyordu.

​

Sarayın güney cephesindeki pencereden Kaf’a doğru bakarken incir ağaçlarıyla dolu bahçede belli belirsiz bir karaltı gördü. Dikkatini celbeden bu karaltı ayın ışığı altında gittikçe hareketleniyor, baktıkça bir kuş silueti bakışını kaplıyordu. Kanatları ve kuyruğu si­yah beyaz alacalı, biraz pembeye çalan kahverengi ve başındaki tepeliği de siyah tüylerle kaplı bir kuştu bu. Alaca karanlığın içinde kuşu gözüne kestirebilmek bir yana fark etmek bile zorken kuşun kendisine dikkatle baktığını fark etti. Gecenin tırmandığı bu vakitte bütün kuşlar uykudayken, incir dalları arasında yeli göğüsleyen kuşun varlığı Davud’u şaşırtmıştı. Derken kuş bir çırpıda kanatlanarak havalandı ve pencerenin pervazına kondu. Duruşu, bakışı ve uçumu bir yana, şimdi de karşısında korkusuzca duruyor oluşuna hayran kaldı. Sanki bir şeyler fısıldamak istiyordu. Bütün ahvali dile gelmiş; derdini lisanıyla şakıyan, hükümranlığının dışında uzak diyarlardan geldiği izlenimi veren bu alaca kuşa tam dokunacakken birden kuş havalandı ve karanlığın içinde sırra kadem bastı. Davud, son zamanlarda yaşadığı sıra dışı fırtınaların ve durulmaların silsilesine bir yenisini daha eklemişti. Fakat bu kez yaşadığı deneyim akli muhakemenin kasvetinden de kalbi sancının rehavetinden de başkaydı. Bu kez ruhunu kaplayan kuruntular yavaş yavaş çözülmüyordu, zira bir anda bütün sancılarından kurtulduğunu hissetmeye başlamıştı. Tarifi mümkün olsa da tabiri zor bu deneyimin ardından uzun zaman sonra ilk kez huzurla başını yastığa koyuyordu. Dualar eşliğinde, neşideler zihninde, prangalarından kurtulmuş şekilde rahat bir uykuya Rabb’inin inayetiyle dalıyordu.

​

Güneş, Kaf’ın zincirlerinden kurtulmuş, koca dünyayı deveran edip Doğu cephesinden Kudüs’ü yaldızlayarak doğarken sarayda yeni bir hareketlenme çoktan başlamıştı. Davud başkahini, kahinleri, ordu kumandanını, baş vali ve özel danışmanını yeniden taht makamına çağırtmıştı. Herkes ne olup ne bittiğini anlamadan sarayda koşturuyor, meclisin toplanmasıyla taht odasının kapısı sırlı şekilde kapanıyordu. Davud, tahtında aydınlık bir yüzle oturuyor; meclis de tedirgin bir şekilde kralın ne diyeceğini merakla bekliyordu. Bu esnada sırla kapanan taht odasının kapısı aynı gizemle açıldı. Sırrı faş eden ayak sesleri taht makamına yaklaştıkça nefesler tutulmuş, herkes ge­len kişiyi görmek için kapı yönüne bakıyordu. Gelen Davud’un oğlu, Yahve’nin müjdesi, nice inayetin habercisi Süleyman’dı. Oğlunun gelişiyle Davud tahtından kalktı, asasını sımsıkı tutarken işaret parmağıyla Süleyman’ı göstererek konuşmaya başladı.

​

- Ey Tanrı’nın cennete varis kıldığı aziz kavmi! Yahve sizi bütün felaketlerden, kötülüklerden koruyup bolluk ve refahla güvende kıldı. O’nun ruhunuza uzanan kudret eline sımsıkı tutunun. O’ndan başka ilahlar edinmeyin. O’nun size bahşettiği peygamber Davud’un sesine kulak verin.

​

Bana nasıl itaat ediyor ve beni seviyorsanız Filistin’den Mısır’a uzanan krallığımın varisi Süleyman’a da aynı şekilde itaat edin ve onu sevin, dedi.

​

Herkesin şaşkınlığı ikiye katlanmış, kralın aldığı bu yeni kararı teşebbüs ettiren nedenleri anlamaya çalışırken Davud, Tsadok’a dönüp tahta çıkma ritüelini yönetmesi için ona emir verdi. Tsadok da meclis üyelerini münadi görevlerini yerine getirmeleri için tertipledi. Yedi münadi Yahve’nin İsrailoğlu krallarına verdiği yedi başat telkini her basamakta yeni krala hatırlatmak üzere sıralandı. Süleyman, babasının işaretiyle tahta yönelip birinci basamağa gelince birinci münadi Süleyman’a yaklaşıp krallarla ilgili yükümlülüklerden ilkini, “Çok kadın almayacaksın!” emrini telkin etti. Atılacak her adım, emre mutabık kalma anlamını taşıyordu. Süleyman birinci basamağa ayak bastı. Sonra sırayla ikinci münadi “Çok ata sahip olmayacaksın!” emrini terennüm etti. Üçüncü basamakta, “Çok altın ve gümüş biriktirmeyeceksin!”, dördüncü basamakta “Yanlış hüküm vermeyeceksin!”, beşinci basamakta “İnsanlara güvenmeyeceksin!”, altıncı basamakta “Hediye kabul etmeyeceksin!” ve en nihayetinde Süleyman tahta oturmak üzereyken yedinci münadi “Kimin önünde durduğunu bileceksin!” emrini hatırlattı.

​

Tebaa, taht makamında alınan yeni karardan habersiz; geçim derdiyle işlerinde çalışırken Davud’un sarayının üzerinde alaca kuş belirdi. Kanatlarıyla koca şehri kucaklar gibi sarayın üzerinde süzülüyor, Süleyman’ın krallığını İsfendiyar diyarından Akdeniz’e duyuracak haberci kuşları tembihliyordu.

​

​Süleyman Dâvûd’un yerine geçti. Dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden gerektiği kadar verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.” Neml 27/16.

bottom of page