top of page
Image by Jr Korpa

MANTIK BİZE
NE SÖYLER?

Deneme

Günlük hayatta akla ve mantığa uygun düşünmeyi, konuşmayı ve eylemde bulunmayı hatırlatan deyişler duyarız. Edinilen bir bilginin doğruluğunu ya da yanlışlığını, karşılaşılan problemlerin çözümünü, olaylar ve olgular arasındaki sebep-sonuç ilişkisini saptamak isteriz. Dahası varlık ve bilgi bağını kurmaya çalışırken soyutlama ve somutlama yaparız. Bilinebilen şeylerden hareketle bilinmeyene yönelerek kendimize bir inanç dünyası inşa ederiz. İnsanı kendi doğal dünyasında keşfederken edindiğimiz fikirler ve inançlar insana yönelik bir anlayışın gelişmesini etkiler. Tanrı ve âlemle ilgili edindiğimiz fikirler ve inançlar da Tanrı ve âlem hakkında belli bir anlayış geliştirir.

Söz ve davranışın birbiriyle uyumlu olduğu ilişkiler daha uzun süreli, güçlü ve sıkı bir iletişimi ortaya çıkarırken bu ikisinin uyumlu olmadığı ilişkiler daha kısa süreli, zayıf ve kopuk bir iletişimi ortaya çıkarır. Haberlerde İsrail’in Sumud Filosu’na drone ile saldırısını izleyince, yapılan saldırının haksız olduğunu, filodaki insanların Akdeniz’deki yolculuğunun gayet insani, akli ve vicdani nedenlere dayandığını düşünürüz. Yahut farklı kültürlerde farklı kavram şemasına sahip insanları tanımaya, dünyanın öbür ucundaki kişilerle evrensel bir dili paylaşabilmenin imkanı üzerine daha yerli bir politika aramaya çalışırız. Tarih boyunca savaş, kıtlık ve istila nedeniyle vefat etmiş milyonların çocukları olarak onlar gibi varoluş kaygısı yaşarken, kadim değerlere sarılırken, geleceğe umutla bakabilmenin yollarını ararken kötülüğü sıradanlaştıran küçük veya büyük her fesada karşı direnmeye çalışırız. Yasak elmanın son ısırığını sicilinde taşıyan biyo-tekno-politikanın ve yapay zekanın yaşantımıza ihtişamla girmesini anlamaya çalışırken neden olacağı küresel değişimi ölçmeye girişiriz. Bütün değerlendirmelerimiz mümkün varlığın en eski terazisinde tartılır. Âdem (a.s.)’a eşyanın isimlerinin öğretilmesinden bugüne müthiş bir bilgi işlem süreci geçirdik. Nereden geldik? Neredeyiz? Nereye gidiyoruz? Bu sorulara güçlü yanıtlar bulabiliyoruz. Sanıyorum ki yaşamı  -asgari müşterek düzeyinde bile olabilir- doğru akıl yürütme kapasitemizi kullanarak deneyimlersek yanlış akıl yürütmenin yıkıcı sonuçlarından arındırabilir, varlık ve bilgi bağını dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmayı sağlayacak şekilde kurabiliriz.

Mantık bize “Doğru ve tutarlı düşünün!” der. Herhangi bir konuda akıl yürütüyorsak, bu yürütme aklın ilkelerine uygun olması gerekir. Düşünme çok yönlü bir işlemdir. Düşünürken bir şeyin, bir olayın veya durumun geçmişi, şimdisi ve geleceğine yönelik dikkat, algı, depolama, geri getirme ve bilgiyi yeniden kullanma gibi bilgi işlem süreçlerinde yoğunlaşırız. Ruhumuzun sözüdür düşünme. Bu söz kelimeler vasıtasıyla zihinde ortaya çıkar. Akla ve mantığa uygunluğu nispetiyle bilinebilir (mâ’kûl) şeylere karşılık gelir. Peki, akıl doğru ve tutarlı biçimde nasıl yürür? Doğruluğunu kabul ettiğimiz bir veya birden çok önerme, bizi başka bir önermenin doğruluğunu kabule zorladığında akıl yürütmüş oluruz. Önerme akıl yürütmeye konu olan kabul hakkındaki hükmün dil ile ifadesidir. Bir ifade hakkında doğru ya da yanlış diyebiliyorsak bu ifadeye önerme denir.[1] Mesela özverili olma niteliğini Cengizhan için uygun görür ve bu sıfatın onda bulunduğunu doğrular ve onaylarsak “Cengizhan değerler eğitimi çalışmalarına katılım konusunda özverilidir” deriz. Tam tersine bu sıfatı Cengizhan için doğrulamaz ve reddedersek “Cengizhan değerler eğitimi çalışmalarına katılım konusunda özverili değildir” deriz.

Mantık bize, aklın ilkelerine uygun biçimde yapılan akıl yürütmenin her zaman dış dünyaya uygun olmayabileceğini söyler. Düşünceler kendi içinde kurallı ve tutarlı olabilir. Dış dünyadaki nesnelerin ve olayların gerçekliğine uygunluk ise başka bir şeydir. Bize doğru gelen fakat dışımızda karşılığını bulamadığımız her düşünce çok basit bir kuralla çözüme kavuşabilir. Bu da her şeyi kendi gerçekliğine uygun biçimde değerlendirmektir. Hayata dair vargılarımıza genellikle kıyas yaparak ulaşırız. Bir şeylerin birbirine benzediğine, benzemediğine, eşit olduğuna ve eşit olmadığına yönelik düşünmeye yatkınızdır. Oysaki kıyasa başvurmadan önce benzerliğe konu olan iki şeyi kıyasın kurallarına uygun olarak düşünürsek ne kadar benzer veya ne kadar farklı olduklarını daha iyi kavrarız. Özdeşlik ilkesi insanlar arası iletişimde de önemli bir role sahiptir. Herhangi bir konu hakkında konuşurken, düşüncelerini ifade eden iki kişinin kelimelere aynı anlamı yüklemesi anlaşmayı sağlar ve doğru sonuca ulaştırır. Kelimelere farklı anlam yüklemek ise anlamanın önünde engel teşkil eder.

Farabi İhsâü’l-Ulûm adlı eserinde, “Düşünce ve inançlarında sadece zanlarla yetinen, onlarla kanaat eden biri için mantık zorunlu değildir” demektedir.[2] Ona göre yakîn bilgi, kendisi hakkında insanın adeta doğuştan bir bilgiye ve kesin fikre sahip olduğu şeydir ki zihnin onunla ilgili hata yapması mümkün değildir.[3] Hakkında kesin fikre sahip olmadığımız şeylere dair zannın ortaya çıkması muhtemeldir. Fakat ruhumuzda mütemadiyen yankılanan bütünlük arayışı, edindiğimiz bilgiyi akıl yürütme ile zandan kesinliğe doğru götürmek ister. Evvela varlık hakkında duyularımız devreye girer ve gerçeğin yansımasını idrak yoluyla alırız. İdrak ettiğimiz suretler, seçilen özellikleriyle zihinde yeni bir formda tasavvur edilir. Tasavvurları konu, yüklem ve bağlam bütünlüğünde inceleyerek tasdik ederiz. Bu tasdikin sözle ifadesine de hüküm deriz. Bilginin benliğimizdeki yolculuğu burada bitmez. Nitekim hakkında iyi, kötü, güzel, çirkin, kesin ya da muhtemel diye hükme vardığımız bilgiler gönlümüze yönelir. İrademizin, kararlarımızın, yaşam sevincimizin, hülasa varoluşumuzun merkezine… Düşünce ve inançların zan düzeyinde kalması aslında varoluşun eksik kalması anlamına gelir. Bu münasebetle mantık, varlık ve bilgi bağını kurarken özenli ve dikkatli olmamızı ister. Nitekim inşa edilen bir duvarın işe yaraması için tuğlaların düzenli bir şekilde sıralanması, tuğlaları birbirine bağlayacak harcın ise kıvamında karılması gerekecektir. Düşünceler ve inançlar da tutarlı ve düzgün biçimde kurulursa belirsizlikten arınır. Böylelikle salih akıl, salih ameli ortaya çıkarır.

Mantığın diğer bir tanımı ise sesle ifade edilen söz olup bunu dış konuşma olarak belirtebiliriz. Dil ve düşünce arasında sıkı bir ilişki vardır. Düşünmede duyumlar, zihin, hayal gücü ve hafıza birlikte etkindirler.[4] Dil hem algı sürecinde hem de bilinebilen şeyleri ifade etmede etkindir. Ne var ki dil düşüncenin muhtevasını bütünüyle belirleyemez.[5] İç konuşma ve dış konuşma sadece edimsel birer süreç olarak ortaya çıkmamakta, bilakis nedensel bir çizgide kendilerini temellendirecekleri merkezi bir anlama doğru ilerlemektedir. “Nasıl konuşmalıyım?” ve “Nasıl düşünmeliyim?” soruları konuşmanın ve düşünmenin neden gerçekleştiği veya gerçekleşmesi gerektiği yönünde yeni bir soruşturma alanına doğru adımlarını atar. Konuşuyorum ve düşünüyorum çünkü bunlar benim yaratılışımın ayırt edici özellikleri. Omurgalı bir canlıyım. Solunum işlevi gören bir organım var. Nefes alıp verirken havaya yön verip ses çıkarabiliyorum. Duyumlara karşı duyarlı olduğum için duyularıma özel bir ilgi geliştirdim. Evet. Deneyimlerim beni diğer canlılara nazaran daha çok yetkinleştirdi. Temyiz kabiliyetimle varım ve karşınızdayım… Hala “Neden?” sorusunun cevabını alamadıysak bu, ruhu yeniden düşünmemiz gerektiğini vurguluyor olmalı.

Ruh insanın idrak eden ve bilen özüdür. Akıl ise bilme gücüdür. Ruh, mantığın tanımlarından biridir ve insanın temyiz yeteneğine sahip olması şeklinde açıklanır.  Hadis-i şeriflerde belirtildiğine göre ana rahmindeki 120 günlük teşekkül döneminden sonra Allah’ın gönderdiği bir melek tarafından ruh üflenir; ölüm anında da meleklerce bedeninden alınır.( Müsned, II, 323, 398; Buhârî, “Bedʾü’l-ḥalḳ”, 6, “Enbiyâʾ”, 50; Müslim, “Ḳader”, 1).[6] İmam Mâtürîdî, ruhun bedene üflenmesini, nefesin bir kabın içine üflenmesi durumunda onun her tarafa nüfuz edip yayılmasına benzetir.[7] Bu tanım ve açıklamalar ruhun bedenden ayrı bir cevher olduğunu, Allah tarafından insana verildiğini, diğer canlıların ruhlarına nazaran insan fıtratında yetkinleşerek akıl halinde belirginleştiğini göstermektedir. Ruhun psişedeki çağrışımı ise sınırların içinde sınırların ötesiyle bağ kurabilme arzusudur. Bu arzuyu, vazgeçilmez bir değer atfettiğimiz şeylere de yansıtırız ve yok olmalarını istemediğimiz için onlara manevi bir uzantı ararız. Ruhtan neşet eden konuşma yeteneğimiz canlılıkla kökensel bir bağ kurmayı sağladığı gibi canlılığı maddi âlemden uzantılı biçimde taşırarak bunu sürdürmenin yolunu da gösterir. Nihayetinde mantık bize, aklın sınırlarını uzantılı olarak aşarken de eşlik eder ve “Uzantıları düzgün ve tutarlı biçimde takip et!” der. Latif zekâ ruhun en mümeyyiz eseridir. İnsanın metafizik beceresini geliştirmesiyle veya aklını tam kapasitede kullanmasıyla gayba olan imanı artar. Nâtık insan kendi bilme gücünü sınırlarına kadar keşfederse Allah’ın zatının yüceliğini ve ilminin sınırsızlığını derin bir güven duygusuyla tasdik eder.

Dipnotlar:

[1] İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş, Elis Yayınları, Ankara: 2010, s.101.

[2] Farabi, İlimlerin Sayımı, (çev.: Ahmet Arslan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2024, s.13.

[3] A.g.e., s.10.

[4] Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş, s.14.

[5] Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul 2018, s.210.

[6] Dia, Md “Ruh”, XXXV, s.188.

[7] A.g.e., s.187.

bottom of page