

MUTLULUK VE ISTIRABA DAİR SAKİN DÜŞÜNCELER
Deneme
Bir insanın sağlıklı bir ruhsal örüntüye sahip olduğunu nasıl anlayabiliriz? Hayatta deneyim sahibi olmak, tek başına bireyin olgunlaşma yolculuğunu destekler mi? Normalliğin belirtileri nelerdir? Denge ile uyum arasında nasıl bir ilişki vardır? Bireysel farkındalığın yüksek olması mutlu bir yaşam sürmek için yeterli midir?
Bu tür soruların önemini çoğu zaman deneyimlerin öncesinde yoğun biçimde hissederiz. Bir çocuğun eğitim göreceği okulun seçimi, meslek ve eş tercihi, arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri gibi bireyi etkileyen pek çok sosyal sürecin öncesinde nitelikli iyi profili aranır. Peki, kimdir bu yeterli iyi insan?
Ruh sağlığı alanındaki araştırmalara göre yeterli iyi insan; kendisine ve başkalarına saygı duyabilen, yakın ve uzak çevresiyle uyumlu ilişkiler kurabilen, benimsediği inançlar ve değer yargılarıyla barışık, bireysel ve sosyal sorumluluklarının farkında olan ve bunları yerine getiren kişidir. Aynı zamanda kişisel özerkliğini sağlamış, ruhsal açıdan dengeli, duygularını tanıma ve ifade etme kapasitesine sahip, yaşamdan içsel bir mutluluk ve haz duyabilen; içsel uyarıcılarla dışsal uyarıcıları ayırt edebilen, gerçeklikle temasını sürdürebilen, yargı ve davranışlarının sonuçlarını öngörebilen bir bireydir. Yalnızlık ve ölüm gibi varoluşsal sorunlarla, başarı ve başarısızlık gibi ruhsal dengeyi zorlayan durumlarla baş edebilme becerisi de bu yeterliliğin önemli bileşenlerindendir.[1]
İnsan fıtratı gereği mutluluk ve huzur arar. Buna karşılık bilinçli ve işlevsel bir amaca hizmet etmeyen acı çekme eğilimi mazoşizm kavramı ile ifade edilir; bu eğilim, bireyin kendine isteyerek acı çektirmekten haz duymasıyla karakterize edilir. Antik Çağ filozoflarından Aristoteles’in “İnsanlar doğaları gereği bilmek isterler,”[2] ifadesi, insanı duyumlara duyarlı bir varlık olarak tasvir eder.

Nitekim onun bilgi kuramında duyumlar, bilginin başlangıç noktasını oluşturur; ancak bu duyu verileri, akıl yeteneğinin etkin kullanımıyla anlamlı bilgiye dönüştürülür. Canlılık (devingenlik) ruh sağlığının temelini oluştururken; güven duygusu ruhsal gelişimin sürekliliğini sağlar; amaçlılık ise varoluşun anlam boyutunu inşa eder.[3] Buna göre fiziksel gelişimin kısıtlanması özgürlük istencini zayıflatır. Güven duygusunun aşınması savunmacı refleksleri artırır. Amaçsızlık ise bütünle ilişkili bağların kurulamaması nedeniyle gerilimi tetikler.
Yeterli iyi insan, yaşamdan içsel olarak haz alabildiği için dışsal uyarımları mutluluğa giden yolda yalnızca birer araç olarak görür. Akıllı kişi, bozulmaya mahkum geçici şeylere tüm umudunu bağlamaz. Çünkü mutluluk, sona erme ihtimali olmayan bir iyilik haline yönelmiş içsel bir doygunluk olarak kavranır. İbn-i Sina’ya göre de insanın yöneldiği amaçlar içinde, sırf kendisi için istenen ve başka bir şeye araç olmayan mutluluktan daha erdemli bir gaye yoktur. Eğer mutluluk başka bir şey uğruna istenirse, amaçlar hiyerarşisinde ikinci sıraya düşer.[4] Öyleyse bu ide öyle bir şey olmalı ki doğumdan ölüme kadar sahip olduğumuz bütün kaynakların uğruna adandığı, peşine düşüldüğü, daima arzu duyulduğu ama asla pişmanlığa, hezimete ve üzüntüye uğratmayacak nitelikte olsun.
Istıraptan derdest olmuş birine, “Bu acıyı senden önce niceleri yaşadı” demek, kırılmanın hemen sonrasında değil; ancak acıyla araya bir mesafe koyulduktan sonra anlam kazanır. Kırılma anında insan, acının kaynağına dönüp bakamaz. Orada yalnızca sızı vardır; ne geçmişin deneyimi ne de başkalarının dayanıklılığı tutunacak dal olur. Istırabın da her geçici şey gibi geçeceğini göstermek, kol kola farklı bakış açılarını ziyaret etmek zaman ve emek ister. Dağ yolunda yürürken ya önceden hava durumuna bakmalı ya da sise yakalandığımızda, güvenli bir duygu durumunda sisin dağılmasını beklemeyi bilmeliyiz. Havadır bu. Mutlaka değişir. Çölün kuş uçmaz, kervan geçmez derinliğinde bile esmeyi bekleyen bir yel vardır. Değişime toleranslı olmak hem ruhsal dayanıklılığın temeli hem de yaratan ve yaratılanlarla kurulan ilişkilerin denge ve uyum prensibine göre sükûnet bulacağı uzlaşı zeminidir. Yeterli iyi insanın ulaştığı bilişsel tutarlılık, hayat mücadelesi sürerken teselliden ziyade kişiyi kıyıcı zalime dönüşmekten koruyacak gayeler sunar. Nitekim bu kişi mesken tutacağı gönüllerin, yansısında kendini bulacağı aynaların, daha tinsel şarkıları terennüm edeceği koroların farkındadır.
Hedonist tebessüm ve sömürgeci gözyaşı, hakikat sonrasının (post-truth) insan teki için tasarladığı iki şeffaf fanus olarak tebarüz etmektedir. Burada mutluluk paylaştıkça çoğalan, acı da paylaştıkça azalan değil, artan-azalan yörüngesi tersine işleyen bir muammaya dönüşmektedir. Sınırsız ihtiyaçların sınırlı kaynaklarla tolere edilmesi varoluşsal bir olgudur ve mutluluk ya da ıstırabın motivasyonunu nispeten etkilediği düşünülebilir. Değişimin tabii bir kanun olduğu evrende kurallı değişime direnmek yalnızca psiko-sosyal bir gerilim üretmez; aynı zamanda dengemizi ayakta tutan değerler dünyasını da etkiler. İnsan değişimin akışına sırtını döndüğünde kendi iç bütünlüğüne karşı da mücadeleye girişir. Oysa uyum, değerlerin çözülmesi değil; onların yeni koşullarda yeniden anlam bulabilmesidir.

Kindi, Üzüntüden Kurtulma Yolları adlı eserinde hüznü, “Sevilen şeylerin elden gitmesinden ya da amaçlanan şeylerin gerçekleşmemesinden doğan psişik (nefsani) bir acı”[5] olarak tanımlar. Sevilen şeylere nasıl ilgi duyarız? Duyumlarımızın sentezine baktığımızda açlık, susuzluk, cinsellik gibi fizyolojik kökenli güdülere dürtü denirken insanlara özgü başarma isteği gibi yüksek dürtülere ise gereksinme denir. Gereksinme hali organizmayı gerginleştirir, gerginlik organizmayı gereksinimini gidermesi yönünde dürtüler. Gereksinme giderildikten sonra da gerginlik azalır ve durumu normale döner.[6] Fizyolojik öykümüz hayatın üst sarmalıyla ilgili de dersler veriyor. Gereksinme, gerginlik ve normallik… Başarmak, yakınlık kurmak, tutarlılık ve denetim gibi yüksek gereksinimlerin kök kodunu doğru okursak yolun sarp, taşlı veya tozlu kısımlarını sağlam bir ruh haliyle geçebiliriz. Sevgi, sevilen öznenin veya nesnenin bütün niteliklerini kavramaksa, her şey varlık terazisindeki değeriyle tartıldığında denge ve uyum ortaya çıkıyorsa, sevilen şeyler yaşamla ilgili değer öyküsüne sirayet edebiliyorsa bu, mutluluk veya ıstırapla yakınlık ya da uzaklık ilişkisinin yönetilebileceğini gösterir.
“Bize üzüntü veren şeyler” diyor Kindi, “ya bizim yaptığımız ya da başkasının yaptığı bir işten, bir sebepten doğmaktadır.” Eğer bizden dolayı ise üzüntüye neden olacak o işi yapmak da yapmamak da elimizde bulunduğu için yapmamayı tercih edebiliriz. Eğer başkasından dolayı ise üzüntüye neden olacak işin nedenini önlemeyi tercih edebiliriz. Önlemek elimizde değilse de üzüntünün nedeni ortaya çıkmadan önce, üzülmekten kaygılanarak ayrıca üzüntüye kapılmamalıyız.[7] Sanıyorum ki kişisel özerklik hakkında konuşmaya başlamak için doğru yer burası. Değerlerimiz var mı? Amaçlarımızla değerlerimiz arasında köklü ve kuşatıcı bağlar kurabiliyor muyuz? Kurduğumuz bu bağları değişim süreçlerinde ya da dogmatik tutumların aşırı etkisinde yönetebiliyor muyuz? Özerklikte hissedilen özgürlüğün bizim için anlamı ne? Seçimlerimizi bilinçli, sorumlu ve içsel olarak sahiplenebildiğimizi düşünüyor muyuz?
Yaşamı boyunca isteme iradesini otoriter ve denetimci tutumların etkisinde yitirmiş birini hayal edelim. Kendine ait bir alana sahip olduğunda nasıl davranacaktır? İhtimaller arasında çoğunlukla kimseye ihtiyaç duymamak şeklinde bir tutum ortaya çıkar. Seçimlerini koruma dürtüsüyle sadece kendiyle temas halinde olmayı dileyecek, ötekiyle bağ kurmanın benliğini de ilgilendirdiğini göremediği için sosyal yalıtım yaşayacaktır. Belki de bağ kurma ihtiyacını dipte hissetmeye devam ettiğinden yeni ama değerler sistemine hiç aşina olmadığı aidiyet kümeleriyle temas edecektir. Bir şeylerin eksik olduğunu hissetmek fakat eksik olanın ne olduğunu bilememek henüz zafere dönüşmemiş yenilgilerin etkisinin sürdüğünü gösterir. Istırap kaçınılabilsin ya da kaçınılamasın, yenilgileri zafere çevirmek daha anlamlı değil midir? Pergelin sabit ayağıyla çemberin çapı arasında birikenlerle sürdürüyoruz bu hikayeyi. Köklü bağlardan kopmadan fakat isteme iradesine de hakim olabildiğimizde anlamlıdır kişisel özerklik.
Viktor Emil Frankl “Hayatında senin için değerli olan şey nedir?” gibi varoluşsal soruların cevaplanması yönünde yapılan çözümlemeler için şöyle bir dikkat önerir: “Bireyin dünyasında gerçekten uğraşması gereken şey öncelikle sahte değerlerdir ve sahte değerlerin maskesinin indirilmesi gerekir. İnsanın hayatını mümkün olduğu kadar anlamlı kılma isteğiyle yüzleşildiği anda ise maske indirme işleminin bırakılması gerekmektedir. Bırakılmadığında bireyin hayatında var olan değerler sistemini, hakikati keşfedilmiş değerleri temelsizleştirme riski ortaya çıkar.”[8] Elbette mutlu olmak isteriz. Lakin nefsimizi mutluluğa koşullandırmak, onu idealize etmek ve başkasının mutluluğunu taklit etmek bizi içinde bulunduğumuz gerçeklikten koparabilir. Hayatı acısıyla, tatlısıyla, zoruyla, kolayıyla, kısaca her şeyiyle bağışlamak ve bağrımıza basmak ise ferahlık verir. Bu nevi dokunuşlar görünmeyen yüklerden arındırır insanı. Her zaman o ilk domino taşına ulaşamayabiliriz. Mümkün olduğu kadar hayatı anlamlı kılma isteğiyle yola devam etmek daha sahici ve akıllı bir tercih olacaktır.
Istırap duymak ruhsal bir hastalık değildir. Aksine istenmeyen durumlara verilen sağlıklı bir duygusal tepkidir. Ancak ıstırabın sebepleri engellenme, acizlik ve duygusal çöküntü gibi insan davranışıyla alakalı gözlemlenebilir olmayan konuların kapsamına giriyor olabilir. Mesela gerçekçi olmayan beklentiler, toplumsal işlevini kaybetmiş normlar ya da arzu nesnesini aradığında bulamamak engellenme duygusuna kaynak teşkil eder. Bireyin hayatını olumsuz etkileyen faktörler öğrenilmiş acziyetten doğabilir. İçinde bulunduğu vaziyeti hiçbir çabanın değiştiremeyeceğine ısrarla inanmak duygusal çöküntüye neden olabilir. Istırap anlarında mutlu ya da normal zamanların çokluğu algılanamayabilir ve bu algı zihni, hayatın anlamsız olduğu yönünde bir hükme götürebilir. Hasılı ıstırabın sebeplerini gerçeğe uygunluğu nispetiyle değerlendirirsek ıstırapla daha kolay baş edebiliriz. Erdemli bir yürüyüş kişiyi mutluluğa götürür. Bilişsel tutarlılığın bu yürüyüşe eşlik etmesi, kişinin kalıcı olana dair nasibini artırır Sözü, ameli ve duygusu arasında sükûnet bulan insana ne mutlu!
“Hasbünallahü ve ni’mel vekîl…”
“Allah bize yeter. O ne güzel vekidir.”[9]
Dipnotlar:
[1] Asım Yapıcı, Ruh Sağlığı ve Din, Hasan Kayıklık: Din Psikolojisi, Karahan Yay., Adana: 2011, s. 284.
[2] Aristoteles, Metafizik, Çev. Y. Gurur Sev, Pinhan Yay., İstanbul: 2015, s. 13.
[3] Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı, Çev. Kâmuran Şipal, Say Yay., İstanbul: 2019, s. 39-48.
[4] İbn-i Sina, Mutluluk ve İnsan Nefsinin Cevher Olduğuna İlişkin On Delil, Çev. Fatih Toktaş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara: 2019, s. 25-27.
[5] Kindi, Üzüntüden Kurtulma Yolları, Çev. Mustafa Çağrıcı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara: 2024, s. 51.
[6] Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul: 2018, 227-228.
[7] Kindi, Age, s.63.
[8] Viktor Emil Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Özge Yılmaz, Okuyan Us Yay., İstanbul: 2024, s. 106.
[9] ÂL-İ İmrân 3/173.