Image by Josh Rose

TÜRKİYE’DE SOSYAL MEDYANIN GELECEĞİ

Hazine ve Maliye bakanı Berat Albayrak

ve eşi Esra Albayrak’ın bir günlük bebeklerini hedef alan paylaşımların ardından Türkiye’de sosyal medya düzenlemesi gündeme geldi. Halen hazırlık aşamasında olan düzenleme müeyyide terimiyle reel yaşamda suç teşkil eden durumların sosyal medyada da suç olarak tanımlanmasını, cezanın ilgili suça hızlı bir şekilde uygulanmasını ihtiva ediyor. Dünyada halen Kuzey Kore, Çin, Suudi Arabistan, İran, Suriye, Tunus, Vietnam, Türkmenistan, Küba ve Hindistan sosyal medya ağlarına kapsayıcı veya kısıtlayıcı sansür uygulamakta. ABD ve AB’de ise konuyla ilgili düzenleme tam olarak olgunlaşmış değil.  Fiziksel özgürlük ve kişilik haklarını kısıtlayan birçok katı uygulamanın evrensel hukuk nazariyesine uymadığı ifade edilebilir.

Türkiye’de ise durum farklı. Toplumsal ilişki, etik tasavvuru ve tarihsel görgü konularında sorun yayılmaya devam ediyor. Var olan suça cezanın hızlı bir şekilde verilememesi, cezanın gecikmesi, bu süreçte algı ve ters sansürün suçu olağanlaştırması başlıca sorunlar arasında. Sosyal medya şirketlerinin Türkiye’de temsilciliğinin bulunmaması da başka bir sorun. İşlenen suçla ilgili veri denetimi neredeyse mümkün değil.  Sosyal medya ile ilgili yeni düzenleme bu sorunları markaja almakta. Türkiye’nin konjonktürel yapısıyla diğer ülkelerin yapısı farklı olduğu için özgürlük momentumunu ve kişilik haklarını ortadan kaldıracak bir düzenleme ön görülmemekle birlikte sosyal medyadaki güvenlik açığını, toplumsal dönüşümü koruyan daha esnek bir düzenlemenin hazırlandığı ifade edilebilir.

Düzenleme muhafazakar mı yoksa seküler mi?

Sosyolojik açıdan bir tespiti ihtiva eden bu soruya yanıt verebilmek için henüz erken. Bu soruya kamu cevap verecek. Ne istiyoruz? Beklentilerimiz neler? Sosyal medya düzenlemesi ne kadar gerekli? Elbette bütün bunlar dikkate alınacaktır. Fakat gerisinde mevcut durum bilgisine odaklanarak isabetli çıkarımlarda bulunmak düzenlemenin oydaşımlığı bakımından elzem. İktidarın yapı, işleyiş ve politikasının görünümü bakımından düzenlemeyi muhafazakar şeklinde tanımlayan da olacaktır; uluslar arası dengelerin gözetilmesinden ötürü seküler olarak tanımlayan da. İki tanımlama girişimi için de erken olduğu gibi isabetli olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Düzenlemenin gerekli olduğunu, diğer yanda ise özgürlüğe müdahale olduğunu düşünen iki yaklaşım da muhafazakar bir tutuma sahip. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi uluslar arası hukukun yerel kültürü baskılaması düzenlemeyi seküler bir zemine çekebilir. Sosyal medya şirketlerinin, ülkelerin yönetim ve kültürel politikalarını ciddiye almaması küreselleşme aracı olarak sosyal medyayı hem şaibeli bir konuma sürüklüyor hem de pazar imkanını riske atıyor. Fakat her durumda sosyal medya şirketleri için Türkiye’de artık yeni bir sayfa açılacağı aşikar. Neler olacak? Zamanla göreceğiz…

Özgürlük momentumu tehlikede mi?

Her şeyin problem olduğu yerde problemden söz edemeyiz. Öyleyse problemi doğru tespit etmeli ve çözümü problem olarak tanımlamadan çözüm önerisine nesnel şekilde yaklaşmalıyız. Aynı denklem özgürlük mefhumu için de geçerli. Toplumsal yaşamın her alanında sınırsız özgürlük tasavvuru hukuk, adalet ve denge bariyerini aşar. Her sınırlamayı tutsaklık gören bakış açısı menfi olduğu kadar yanlış bir çıkarımdır. Toplumda yaşayan her ferdin haklarını tanzim eden, ihlalden koruyan ve güveni huzuru temin eden hukuk nosyonu düzenli şekilde işlemediğinde özgürlükten ya da tutsaklıktan konuşmak boşa lakırtı olur. Sosyal medyayı hukukun dışında düşünmek, sosyal medyayı toplumsal güvenlik açığını körükleyen, etik tasavvurunu alt üst eden ve reel yaşamı tarihsel-kültürel bağlarından koparan bir aygıta dönüştürür. Diğer taraftan konu insanlık onuru başlığı altında da incelenebilir. Her sosyal medya kullanıcısının yaptığı paylaşımlardan hukuki olarak sorumlu olması ve bunun yasalarla garanti altına alınması sorumlu kişinin haklarını güvenceye alır. Ötekiyle kurduğu münasebette hak ve hukuk ihlaline maruz kalmasının önüne geçilir ve mağduriyet yaşanmaz. Hiç kimse bir başkasının kendisine hakaret, küfür ve saldırıda bulunmasını istemez. Fakat gelin görün ki ortada bir güvenlik açığı olduğunda herkes hakaret, küfür, saldırı ve dolandırıcılık yoluyla mağduriyet yaşayabiliyor. Böyle bir durumda hukuk merciine başvurulduğunda, mevcut şartlar itibariyle müspet ve hızlı bir sonuç alabilmek hemen hemen imkansız hale geliyor. Kendimiz için istediğimiz sınırsız özgürlük yine bize sınırsız özgürlük ihlali olarak geri dönebiliyor.

Özgürlük istenci, kafeste şakıyan tutsak kuşa benzeyince ontolojik bir paradoks kaçınılmaz olur. Kendisiyle çelişen, hemcinsleriyle medeni ilişkiler kuramayan, geçmiş, an ve gelecekte değer, etik ve ahlak bakiyesini tüketmiş bireyi felsefi olarak doğru okunamamış bir nihilizm tecrübesi bekliyor. İnsani, dini ve evrensel değerler özgürlüğe karşı değil bilakis özgürlüğün sağlayıcı güçleridir. Tarihte yaşanmış savaş, istila, terör, kaos ve adaletsizlik örnekleri tecrübe olmaları hasebiyle şimdinin durum tespitinde kanıt teşkil etmezler. Kanıt olarak kabul edildiğinde ise medeniyet tarihindeki karmaşık insani ilişkileri şimdi ve buradaya indirgeyerek hem anakronizme düşeriz hem de her şey başlı başına bir soruna dönüştüğü için artık sorundan bahsedemez, karamsar bir dünya ve yaşam tasavvuruyla debelenip dururuz. Bir tarafta özgürlük diğer tarafta ise esaret. Hangisine yatırım yapmak istersiniz? Neoliberal dünya özgürlüğü metalaştırarak dünya toplumlarına esaret aparatı olarak pazarlıyor. Kendi toprağından, suyundan ve havasından beslenmeyen bitki solmaya mahkumdur. Sosyal medya meselesinde yerel değerleri göz ardı etmemek hayati bir denge unsurudur. Yeni dünya düzeninde esarete, adaletsizliğe, zulme ve anlamsızlığa direnmek için özgürlüğü de tutsaklığı da yerelde tanımlamalıyız.

Terör, iftira, küfür, kadın ve çocuk istismarı, suç ve suçluyu övme, şiddeti özendirme, kamu düzenini bozma ve nefret suçları, cinsel teşhircilik ve bilimum ahlaksızlığın sosyal medyada son bulacağı güzel günler bizi bekliyor.

Email 

Paylaş