top of page
Sahil Ahşap Yolu

YUNUS KIYIYA
VURDU

Öykü

Her şeyi koydun mu çantana? Belki okursun diye kitap, belki altı çizilecek satırlar için tükenmez kalem,  belki de telefonun şarjı biterse diye powerbank… Kafanda yığımlık düşünceler karşı kıyıdan ay gibi görünüyor. Allah’ın gücüne gitmesin diye kalbinde dizginlemeye çalışırken bir anda dilini sıyıran sayıklama: şükür bu hafta da bitti... Emaneti taşımak kolay değil. Hele teheccütsüz yaşamak, virgülden sonra devamı gelmeyen cümleleri kehribara sığdırmaya benziyor. Şükür bu hafta da başlayacak. Şükür ki tamamlaman gereken cümleler olacak. Şehrin nabzı gün gün atarken yunusça tanışıklıklar için heybetli sayfalar açılacak bir bir önünde.

 

Şimdi düşün. Yürümeyi öğrendiğinden beri attığın bu kaçıncı adım? Eskimeye yüz tutan her şeyle beraber ökçesi kırılan, dikişi atan, rengi solan kaçıncı ayakkabı paralanmakta ayağında? İçgüdüsel bir koşullanmayla doğallığı aradığın yolları düşün. Arınmak için fırsat kolladığın yönelimlerine sımsıkı sarılışını. Her hengamenin peşinden usulca kıyısına vurup sekinet bulduğun yemyeşil yosunlu kayalıkları… Sıra sıra dizili apartmanları geçerek sahile kavuşan ara yolu yürüyorsun. İşte deniz. Ufuk çizgisinden etrafa dağılan mavinin tonları dalga dalga yüzüyor. Enginliğin cazibesine yaklaştıkça bir su damlasına dönüşüyorsun. Ruhunu kaplayan katılıklar eriyor. Eridikçe hafiflemeye yüz tutuyorsun. İnsan bu kıyıya en çok kabına sığamadığında varıyor. Mihrakî manalar kasılarak enfüsî bir doğumu varoluşun eşiğine getirdiğinde bütün müspet yollar kemal rengine bürünüyor. İçe akseden sesi daha iyi duyabilmek için ufka yöneliyorsun. Ayın güneşi takip etmesi gibi akıp giden enginliği rikkatle temaşa ediyor, göğsüne dolan cemâli genişlikte letâfet buluyorsun.

Kıyıda olmak başkadır. Ne toprağın bağrında sırlanmaya ne de denizin uçsuz bucaksız hudutlarına doğru açılmaya benzer. Zıt duyguların cereyanı içinde tekinsiz bekleyişlerin karargahıdır kıyı. Nice emelin önü sıra sürüklenmek de nice ulvi arayışın ardı sıra gitmek de kıyıda konuşlanmaya yazgılıdır. Özü çeşit çeşit hikmetle karılan insanın, sancılı dönüşümler geçirerek varlık denizine düştüğü bilinir. Yaşamın kıyısında toprağın ve suyun birbirine karışmasıyla balçık meydana gelir. Toprak suya, su toprağa tutunur.  İnsan dilemma ile çevrili öyküsüne tutunarak başlar. İki farklı cevher,’’Ol!’’ emrinin gölgesinde mahiyetlerini kaybetmeden yepyeni bir görünüş kazanır. Olmak ve olmamak arasında mucizevi dönüşümler geçirmek nice güçlükleri beraberinde getirir. Fakat ilk yaratılışta vuku bulduğu gibi hayat da süreğen yaşanırken ilahi cemâlin eseri olma duygusuna tutunursa en güzel sebepler en güzel neticeleri doğurur. İşte bu yüzden kıyıda, toprağın ve suyun kesiştiği yerde, karanın ve denizin birbirine tutunduğu mahalde, mihraki manaların şerha şerha açıldığı muhitte temaşa etmek başkadır.

 

Martılar kanatta, uçmak en çok onlara yakışıyor. Kumsalın tepesinde yüzlercesi kır beyaz tüylerini hava boşluğuna vurarak raks ediyor. Derken biri irtifasını düşürüp kavis alarak kumun bağrına sarsıntısız bir iniş yapıyor. Dinlenceye çekildiği yerde pır pır atan kalbini, etrafını kolaçan eden bakışlarında görmek mümkün. Sonra biri daha peşi sıra usulca salınıyor. Çobanlı İskelesi uzaktan bakınca ince bir çizgi gibi görünüyor. Öbek öbek insan grupları üzerinde yürümekte. Biraz daha yakınlaştıkça oltasının başında pusuya yatanları, seyyar satıcıları, güneşi çehresine alıp fotoğraf çekinenleri fark ediyorsun. Süt mısır, közde mısır, nohutlu pilav, çiğ köfte tezgahları seyyar halinde kalabalığı çağırıyor. Fermuarlı uzun kesim eşofmanlarını giyinmiş, sağlıklı yaşam fedaisi emekli bir çiftin spor saatlerine denk geliyorsun. Atakum’daki belediye hizmetlerini konuştukları sırada yanından geçiyorlarken söyleştiklerine kulak misafiri oluyorsun. Yeni nesil mekanlar her zaman olduğu gibi iğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalık. Martılar gibi boşalan masanın sandalyelerine hemencecik konuveriyorlar. Hayat burada da devam ediyor. Kendi halinde. Bin birinci fotoğraf çekim denemesi olsa da güneşin batışını kadraja sığdırmaya kararlı.

Dalganın hangi ses aralığında fısıldadığına aşina olmasan da onun o çepeçevre kuşatan doğal akustiği suyun kabı doldurması gibi içe doğru akar. Kumun eğimli yüzeyine vururken çıkardığı foşurtu kısılarak geri çekilir. Ardından gelen yeni dalgalar aynı ritimle kuma vurmaya ve akıp gitmeye devam eder. Dalganın ses perdesi hava bozarsa yükselir, açarsa alçalır. En kısık perdede bile akustik bozulmaz. Denizin neyi fısıldadığını duymak için eğilmene gerek kalmadan ruhunun rıhtımına değdiğini hissedersin. Can kafesinde işlevini yitirmiş bölük pörçük enerji kalıntıları, dalgaların çıkardığı köpüğe tutunarak rıhtımdan ayrılır. Yaşamın fizik kurallarını dikte eden, bilinç heybesine tuğla gibi binen yüklerin hafiflediği, biteviye genişleyen bir an düzlemidir burası. Dünyanın gürültüsüyle arana görünmez bir perde çekip deruni frekansları kolayca yakaladığın saklı çekim alanı. Bazen göz pınarından süzülmesi gerekirken sadece içe doğru akan gözyaşlarını bağışlayarak özgür bıraktığın mutlu vedaların sığınağı. Bazen de yargılamadan, küçümsemeden, ötekileştirmeden her halini şefkatle kucaklayan arkadaşınla gün batımını seyre daldığın muhabbet durağı. Doğadaki eşsiz temaşa noktaları adeta insandaki yıkıcı tarafın güven duygusuna, umuda ve huzura verdiği zararları tedavi etmek için boyanmış. Bak, zerre hata yok gökler, yer ve ikisi arasındakilerin yaratılmasında. Lütfen tekrar bak, nokta hataya ihtimal veren gözlerin yorgun ve argın şekilde yuvasına geri dönecek. Ruhunu beşiğinde sallayan sesi dinle. O (c.c.)’nun her yerde hazır ve nazır aziz bir dost oluşunu anla. Korkma sakın. Yalnız değilsin. Terk edilmedin.

Kumsal toprağın gözden kaybolmaya başladığı yerde atlas bir yaygı gibi serili. Koca dağları tahkim eden kayalar denize seviyesine doğru gittikçe ufala ufala kuma dönüşüyor. Zerrenin estetiği başlıyor. Rengarenk deniz kabukları,  yer yer otlar, çer çöp ve odun parçaları yaygı boyunca temaşaya yeni bir sayfa açıyor. İnceliğin zarafetini umut edince öyle üzerine basarak gidemiyorsunuz. Doğadaki canlılığın sessiz işaretleri, özgünlük ruhunun aldığı yaraya ilaç gibi geliyor. Perde açılınca deniz salyangozunun, denizdişinin, midyenin ve istiridyenin kabuğunu terk ediş hikayesi bir anda sökün ediyor. Yumuşak tabiatlı bu canlılar denizin derinliklerinde korunmak için salgıladıkları proteinlerle kendilerine küçük bir kale inşa ederler. Fakat bu kalenin duvarları zamanla katılaşır ve yumuşakça içeride mahpus kalma tehlikesiyle yüzleşince kabuğunu terk eder. Kimi dibe çöker, kimi de dalgalara kapılıp kumsala vurur. Nihayetinde rengarenk kabukların süslediği canlı bir tablo ortaya çıkar. Denizde uzunca bir gezintiden sonra karaya dönen çer çöp ve odun parçaları da ıslanmış maceralarını yansıtır. Derken Hz.Mevlana’nın suyu tefekkürü benliğin kıyısına yaklaşır. Muallim,‘’Şu bir damlacık gönüle, öyle bir inci düştü ki, Allah (c.c.), o inciyi denizlere de göklere de vermedi’’ der ve ufuk çizgisini düğümleyen bağ çözülür. İnsan da şu gürbüz alem içinde deveran eden bir alemdir. Nice arayışında sebat bulup da emanete tanıklık ederse gökteki kandiller yoluna ayet ayet ışık tutar. ‘’Ey İnsan!’’ der muallim, ‘’Senin çer çöpün de düşüncelerindir! Suyun yüzü de, düşünce ırmağı da akıp giderken sevimli, güzel, çirkin, çok sayıda çer çöpü de sürükler, onlardan bir türlü kurtulamaz. Tertipleyen öyle tertiplemiştir. Aslında hakikat bahçelerinden akıp gelen bu ırmağın üstüne, gayb aleminin meyvelerinden kabuklar düşer. Sen o kabukların özünü, meyvesini suyun içinde ara!’’

bottom of page